Yazımın Rengi Uzunköprü Sarısı-Nazmi METİN

(Basıma hazır kitap çalışmam)

 

Nazmi METİN

YAZIMIN RENGİ UZUNKÖPRÜ SARISI

 

“Bu çalışma,

bulundukları yaşam alanlarını,

gelecek kuşaklara bırakmak için emanet aldıklarını

yaşadıkları sürede unutmayanlara

ve unutulmaması kaygısı duyanlara adanmıştır.”

 

SUNUŞ

Hayatını, çevresindeki doğal güzellikleri görerek ve o güzelliklerin yanı başına insanın emek güzelliğini koyarak geçiren insana ne mutlu…

Okuduğunuz bu satırları yazarken, böyle bir mutluluğun vücudumun tüm dokularını tatlı dalgalar yayarak gezindiğini hissediyorum. Bunu hissetmemin nedeni, Uzunköprü’nün doğal ve insan güzelliklerinin gören gözü, seven yüreği, anlayan beyni, konuşan dili, savunan inadı Nazmi METİN adıyla yaşıyor olmamdır.

1978 yılında Cumhuriyet gazetesi muhabiri olarak başladığım…

2004 yılında, Adalet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olarak emeklilik sürecine ulaştığım…

2006 yılı haziranında tekrar yayımlamaya başladığım ilk göz ağrım Ses Gazetesiyle, belirli bir olgunluğa taşıdığım gazetecilik yaşamımda gösterdiğim en yoğun çaba, yaşadığım yerin doğal ve tarihsel güzelliklerini gelecek adına savunmak olmuştur.

Bu süre içinde haber yaptığım ulusal gazeteler, haber ve yorum yazdığım yerel gazeteler o çabanın yazılı ürünleriyle doludur.

1993- 1996 yılları arasında ilk kuruluşunu gerçekleştirdiğimiz ve Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yaptığım Kanal 22 televizyonu da o değerleri savunmanın en güçlü mevzisiydi.

Tarihi köprü ile ilgili yaptığım haber ve yorum yoğunluğu, bazen okurları bıktıracak ölçülere varmıştır. Diğer gazetelerin bazıları bu yoğunluğu, “yazacak konu bulamıyor!” diyerek eleştirmeyi yeğlemişlerdir. Oysa benim yaptığım, gazetecinin haberini takip ederek sonuca ulaşma sorumluluğunu yerine getirmekti.

Bugün tarihi köprü konusu çözüm sürecine girmişse, bunda o çabanın payı büyüktür. O günlerde beni, “yazmakla!” eleştiren gazeteler, konunun çözümü ortaya çıktığından beri- elbetteki başarıya ortak olmak için- köprü haberi tutkunu olmuşlardır.

Benim bütün yazdıklarım, yazılması gerektiği zamanlarda yazılanlardır.

Eğer onlarda zamanında bu anlayışa sahip olsalardı, Uzunköprü’nün değerlerinde kayıplar hanesi bu kadar kabarık olmazdı.                                       Nazmi METİN

 

 

UZUNKÖPRÜ’NÜN ÖRNEK TARİHİ DOKUSUNDAN İLGİSİZLİK KAZMA KÜREĞİYLE SÖKÜLEREK ALINAN ESERLER

1426 yılında yapımına başlanan köprünün 1443 yılında kullanıma açılışıyla kurulan ve gelişmeye başlayan Uzunköprü, konumu gereği kısa sürede Osmanlı mimarisinin seçkin örnekleriyle donatılmıştır. O örneklerden günümüze kalan az sayıda ve bakımsız çeşmeleri ve tarihi köprü olmuştur.

Yetmiş yıllık bir zaman diliminde, Uzunköprü’nün örnek tarihi dokusundan sökülüp alınarak yerlerine beton çirkinlik örnekleri dikilen tarihi eserlerin başında gelen Ergene Sarayı’dır.

ERGENE SARAYI

Osmanlı döneminde yapılan ve ilçenin Hayrabolu Caddesinin Telli Çeşme Meydanıyla buluştuğu noktanın solunda yer alan Ergene Sarayı’ndan bugün geriye kalan masalsı varlığıdır.

 

BELEDİYE BİNASI

Günümüzde bir bölümü otel olarak kullanılan eski belediye binasının bulunduğu yerdeydi.

 

MURADİYE KÜTÜPHANESİ

İkinci örnek; Gelişi güzel yapılan tadilatlarla tarihsel görünüşünden çok şeyler yitiren Muradiye Camii avlusundan yok edilen Muradiye Kütüphanesi.

 

GAZİ TURHAN BEY KÜTÜPHANESİ

II. Murat’ın akıncı beylerinden Gazi Turhan Bey’in adına Kırkavak köyünde yaptırılan ve günümüze ulaşmayan Gazi Turhan Bey Kütüphanesi.

HATUNİYE MEDRESESİ

Halise Hatun Mahallesi Camii yanında bulunan Hatuniye Medresesi’nden günümüze sadece adı ulaşabilmiştir.

 

ERGENE MEDRESESİ

Muradiye Camii avlusundaydı.

YAYALAR ÇİFTE HAMAMI

İlçenin Rıza Efendi mahallesindeydi.

 

MURADİYE ÇİFTE HAMAMI

İlçenin Çakırcalı Sokağındaydı.

 

ANABACI ÇİFTE HAMAMI

Günümüzde kendisi de tarih olan Tütün Deposu arkasındaydı.

 

ÇARŞI SEBİLİ-1709

Gazi caddesi ile eski Hükümet Caddesi başlangıcının sol köşesindeydi

ONİKİ ÇEŞME-1917

Kaymakam Süleyman Bey ve Belediye Başkanı Hafız İsmail Efenedi’nin girişimleri ve halkın katkılarıyla ilçenin çeşitli yerlerine yaptırılan çeşmelerin günümüze kalan tek örneği Habib Hoca camii avlusundadır. İhtiyaroğlu inşaat firması tarafından kaldırılan, bu yüzden yazılarıma haber ve yorum konusu olan Sait Bayraktar Sokağı girişindeki çeşme bu çeşmelerdendir.

 

NAİP YUSUF ÇEŞMESİ

İlçenin Yusuf Sokağının üst tarafındaydı.

 

KAVAK  MAHALLESİ ÇEŞMESİ-1443

İlçenin doğusunda ve bir buçuk kilometre uzağındaydı.

 

SAMANYEMEZ ÇEŞMESİ-1443

Hayrabolu caddesi eski buzhane binasının sol yanındaydı

 

KERVAN SARAY ÇEŞMESİ-1443

Kurtuluş Caddesi’nin girişindeydi.

KONAK ÇEŞMESİ

İlçe Jandarma Komutanlığı binası önündeydi.

 

HABİB HOCA ÇEŞMESİ

İlçenin Çeşmeler Meydanındaydı.

 

KERVAN HANI

İlçenin Kurtuluş Caddesi başında, Yapı Kredi’nin köşesindeydi.

İBRAHİM AĞA SEBİLİ

Telli Çeşme civarındaydı.

 

İSHAK PAŞA KERVANSARAYI

İlçe terminalinin bulunduğu yerdeydi.

 

GELİN KURNASI

Günümüzde ilgisizlikten yıkılan bölümünün kalıntıları üzerinde soğan yetiştirilen, bir bölümü de tadilatlarla katledilen tarihi hamamın içinde bulunuyordu.

 

MEVLEVİLER TEKKESİ

Günümüzde Alay Komutanlığı tarafından düzenlenen ve korumaya alınan At Baba mezarının bulunduğu alandaydı.

 

SU DEĞİRMENLERİ

Köprü ana gözünün iki yanındaydı.

 

MEHMET PAŞA KONAĞI

Rıza Efendi Camii yanındaydı.

 

HATTAT HAMDİ KONAĞI

İlçenin, kendi adıyla anılan sokaktaydı.

 

GAZİ MAHMUT TÜRBESİ

Belediye Parkı yanındaydı.

 

HALİSE HATUN MAKBERİ

Hatuniye Medresesi yanındaydı.

 

Nazmi METİN’in kaleminden Uzunköprü şiiri:

UZUNKÖPRÜ

Bilmem kaçıncı defadır unutmuşum,

Kalemimi bandırarak sana olan sevgime,

Dize dize yazmak için seni Uzunköprü;

Şairliğimin koynuna kuruluşum.

 

Saatlerce boş sayfaların hüznünde,

Bekledim durdum sen üzerine dizeleri,

Saatler günlere günler aylara uzadı da,

-Bir köprü, bir de Telli haricinde-

Bulamadım senle ilgili şiirsellikleri.

 

Kusur benim şair yanımda değil inan,

Küsmüş gibi sitem etme bana,

Bir kültürün yok edilişiyle yanarken insan,

Güzel bir şiir değil asla,

Uzun bir ağıt olabilir ancak yazılan.

 

İNSANIN YARATMA GÜCÜNE SAYGI DUYMAMI SAĞLAYAN KÖPRÜNÜN GÜZELLİĞİYDİ

            Uzunköprü’ye ilk gelişim, 1959 yılında, sekiz aylık bebeyken olmuş.

Meriç’in Küçükaltıağaç köyünden göç eden ailem, kasabanın Atatürk mahallesi Muhittin Bağlar Yolu mevkiinde, sekizyüz elli metrekarelik arsanın ortasına yaptıkları üç odalı kerpiç eve yerleşmiş.

Köyde çiftçilik yapan babam burada ailenin geçimini yarıcılık yaparak, inşaatlarda çalışarak sağlamış. Bu dönemden hatırlayabildiğim puslu görüntüler; babamla tarlaya giderken üzerinden geçtiğimiz uzun bir köprü, evimizin yukarılarında üzüm bağları ve dut ağaçları, Kırkavakyolu’ndaki Halit Bey’in meyve bahçesidir.

Bilal ağabeyimle ekin tarlalarından geçerek dutluğa gider, bir süre sonra, iştahla yediğimiz dutların neden olduğu karın ağrısıyla ağlayarak eve dönerdik. Bazen Halit Beyin meyve bahçesine dalar, bekçi görene dek çeşit çeşit meyvenin tadına bakardık.

Sekiz yaşındayken köye geri dönüşümüz, babamın, Ergene Nehri kıyısına çekilen set nedeniyle bataklıktan arındırılan ova topraklarının köylülere dağıtılmasından faydalanma isteği üzerine olmuş.

Küçükaltıağaç köyü İlkokulu’nda gördüğüm beş yıllık eğitimden sonra, yaz aylarını köyde çiftçilik yaparak, kış aylarını Uzunköprü’de kaynak işlerinde çalışarak geçirmeye başladım.

Okumayı ve yazmayı seviyordum. Fırsat yaratarak bol bol okuyor, şiir yazıyor ve resim yapıyordum. Düş dünyam oldukça zengindi. Düş zenginliğimin kaynağını, “yazar” olmak oluşturuyordu. Bu bana hayatı görmeyi ve anlamaya çalışmayı öğretti. Yazar olma düşümün etkisiyle hayatla ilgili olan her şeyi beynime kaydediyordum. Yaşıtlarım Pazar günleri sinemaya giderken, ben tarihi ahşap evleri ve çeşmeleri görmek için, kasabanın mahallelerini gezerdim.

Köyün tek ulaşım aracı olan Fahri Ağanın taka kamyonuyla Uzunköprü’ye gelirken, doyasıya seyrettiğim tarihi köprü’nün muhteşem görüntüsüdür benim, insanın yaratma gücüne saygı duymamı sağlayan.

O yıllarda tarihi köprüyle ilgili çeşitli söylenceler dolaşırdı. Örneğin, köprünün ana göz bölümündeki kanatlar üzerinde yer alan yuvarlak taşların, “Köprü yapılırken ölen işçileri temsil ettiği” söylenirdi. Yine, ana gözün temeline “Bir küp altın gömülü olduğu, eğer o altın dolu küp çıkartılırsa köprünün çökeceği” bir başka söylenceydi.

Yuvarlak taşları her görüşümde, kan-ter içinde çalışan insan görüntüsü belirirdi gözlerimde. Köprüde küçük bir çatlak, kopan kanat parçası gördüğümde, “Altın küpü çıkartmışlar!” diye düşünerek “köprü yıkılacak!” korkusu duyardım.

Gazeteciliğim süresince yaptığım haberlerin, yazdığım köşe yazılarının “köprü” ağırlıklı olması, bir düzine “köprü” resmi yapmam, duyduğum o kaygının yazı ve resim üretkenliğime yansımasıdır.

 

       

UZUNKÖPRÜ’NÜN TARİHSEL DOKU DEĞİŞİMİ AZINLIKLARIN GİDİŞİYLE BAŞLAMIŞTIR

Osmanlı dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarında Uzunköprü’de yaşayan azınlıkların geride bıraktıkları ahşap evlerin, çıkan ya da çıkartılan yangınlarla yok edilerek, yerlerine beton çirkinliklerin dikilmeye başlandığı yıllardı.

Yaşlıların puslu anılarında kalan, sararmış siyah beyaz fotoğraf kareleriyle günümüze ulaşabilen belediye binası, 1950’li yılların belediye Başkanı Mustafa Soykan tarafından yıkılarak yerine beton çirkinlik dikilmiş… Günümüze ulaşan fotoğraf karesine her baktığımda, işlenen suçun büyüklüğü kanımı dondurmuştur.

Uzunköprü’nün tarihsel zenginliğinin beton yoksulluğa dönüştürülmesi, Mustafa Soykan ile başlayıp onun gidişiyle bitmediğini; ilçenin tam bir beton işgalini andıran bugünü çığlık çığlığa anlatır. Bitmeyip göz göre göre sürmesinin nedeni, Uzunköprü’nün azınlık nüfusunu yitirmesi ve sahip olduğu toprak zenginliğidir.

Bir Vakıf kasabası olan Uzunköprü’nün tarihsel doku değişimi, azınlıkların kasabayı boşaltmalarıyla başlamıştır. Kasabanın ticareti azınlıkların, tarımı ise Türk nüfusun elinde olduğu tarihi kaynaklarda yer almaktadır.

Ticaret erbabı konumu gereği, kasaba ölçülerinde de olsa belirli bir kültür birikimine sahipken, tarım kesimi böyle bir birikimden yoksundu.

O yıllarda gerçekleştirilen çeşitli kültürel aktivitelerin dinamiklerini azınlıklar oluşturuyordu. Bunun örnekleri o yılların mimarisinde de ifadesini bulmuştur. Elbetteki bunda, azınlıklara karşı esnek yaklaşım içinde olan Osmanlı’nın payı büyüktür. Yok edilen belediye binası, bugün harap durumda olan az sayıdaki ahşap evler ve sayıları hızla azalan çeşmeler Osmanlı- azınlık mimarisinin örnekleridir.

 

        

“İZİN VERSİNLER BEN TEK BAŞIMA YIKARIM ORAYI!”

İnsanı anlatan yaşadığı yerdir…

Uzunköprü’nün Osmanlı dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarının anlatımı, az sayıdaki örneklerde ve birkaç siyah beyaz fotoğraf karesindedir.

Günümüzün anlatımı ise, insan olduğunun az buçuk bilincinde olanı bile utandıracak çıplaklıkla ortadadır.

Uzunköprü’nün tarihsel kültür zenginliğini yoğun olarak barındıran mahallesiydi, Eski Rum Mahallesi,  Havrası ve tarihi evleriyle geçmişi günümüze taşıyordu.

O günlerin belediye başkanı Ahmet İnceoğlu, bir fabrika sahibine verdiği sözü yerine getirmek için mahallenin ortasından, Çevre Yolu! geçirmeye karar verince; önce fotoğraflarla, daha sonra yağlıboya çalışmalarla anlatmaya çalıştım, yapılmak istenilenin tam bir tarih kıyımı olduğunu.

Çabam, kasaba siyasetçisi tavrına çarparak yetersizleşince, haber ve köşe yazısı bombardımanı başlattım. Her zaman olduğu gibi, “Ah vah!” diyenler çoktu, tepkinin her türünü gösterme kaygısı duyan yoktu.

Ahmet İnceoğlu, Sosyal Demokrat Meclis Üyelerinin verdiği destekle, Çevre Yolu’nu açarak, fabrika sahibine verdiği sözü yerine getirdi.

Sosyal Demokrat Meclis Üyesi Salih Balaban’ın, “Karşı oy kullan” talebime verdiği karşılık hala kulaklarımda çınlar; “O fareliğin neresi tarihi yahu?”

Sahip olduğum bireysel olanaklarımla gösterdiğim uzun soluklu çabanın karşılığı; tarihi Kilise ile Eski Askerlik Şube Binası oldu.

Gazeteci Hasan Tahsin Arıkan’ın, “İzin versinler ben tek başıma yıkarım orayı!..” diye yazdığı Kilise’yi kurtarma mücadelem, 1987 yılında başladı, 1995 yılında sonuçlanma sürecine girdi. Ulusal basın ile yerel basın organlarında 1987 yılında başlattığım, “Kilise haberleri” sonucu, Kültür Bakanlığı 1995 yılında Kilise’yi kamulaştırarak –Kilise 1960 yılında zamanın Kaymakamı tarafından Şehsuvarbey İlkokulu Yaptırma ve Yaşatma Derneği’ne verilmiş. Dernek yönetimi de 300 liraya Bayram Manga’ya satmış. Yani tarihi Kilise şahsın tapulu malıydı- belediyeye devretti. Kilise o tarihten beri restorasyon bekliyor.

Ekonomik zenginliğine karşın kültürel açıdan tam bir, “Hint Fakiri” olan kasaba halkını bu şekilde tanımlamamın nedeni, kendi öz kültür değerlerine karşı aynı tutum içinde olmasıdır. Örneğin Tarihi Muradiye Camii’nin şerefesinin bir bölümü aylarca yıkık kaldı, bir tek tepki sesi çıkmadı. Milliyetçi ve dindar geçinen köşe yazarları bile suskun kaldı. Konuyla ilgili birkaç haber ve yazı yazdım da şerefe bakım gördü.

Benzeri gelişme, Uzunköprü ve yöreye büyük hizmetleri geçmiş Gazi Turhan Bey’in Kırkavak köyünde bulunan Türbesi konusunda da oldu. Bir dizi haber ve yazıyla konuyu sürekli gündemde tutmama rağmen, uzun yıllar harap durumda kalan Türbe ancak 2008 yılı içinde restorasyona alındı.

“Kemik sızlaması” muhabbetini dilinden düşürmeyen kesimlerin bu konudaki duyarsızlığına şaşmamak elde değil.

 

YAKIN GEÇMİŞİN ÇEŞMELER KENTİ UZUNKÖPRÜ’DE GÜNÜMÜZE KALAN BİRKAÇ ÇEŞMENİN HALİ İÇLER ACISI

1980’li yıllarda sayıları yaklaşık 25 civarında olan Uzunköprü’nün tarihi çeşme sayısı, günümüzde iki elin parmak sayısını geçmez. Bir çoğu köprünün yapım tarihiyle yaşıt olan bu çeşmeler, eğer korunup günümüze ulaşmış olsalardı, bugün ilçenin, tarihi köprüyle ifadesini bulan adına ikinci bir ad olarak, “Çeşmeler Kenti Uzunköprü” adı da eklenmiş olacaktı.

Bölgede bir başka örneği olmayan ve kendine özgü güzelliği olan, “Telli Çeşme”nin yeri birkaç kez değiştirildikten sonra günümüzdeki yerinde gördüğü, “çevre düzenlemesi!” 1994-2004 yılları arasında ilçeyi yöneten belediye başkanı Ömer Kuldaşlı’nın eseridir!.

Emekli öğretmen olan ve kendisini, “Demokrat!” olarak nitelendiren Ömer Kuldaşlı’nın, çeşmeler konusunda  yaptığım yüzlerce habere, yazdığım bir o kadar yoruma verdiği karşılık; önceki belediye başkanları İbrahim Üzrek ve Ahmet İnceoğlu’ndan farklı olmamıştır.

Başkanlığının birinci döneminin ilk iki yılında Telli çeşme’nin bulunduğu küçük meydanı düzenlemeye kalkışan Kuldaşlı, güzelim Telli Çeşme’yi çirkin beton zemin düzenlemesiyle görülmez yapmıştır.

O günlerde yaptığımız, “yazı uyarıları” doğrultusunda, Telli Çeşme’nin çevresi cadde zemini düzeyinde düzenlenebilir…

Yanı başındaki Tredaş dağıtım trafosu kaldırılabilir…

Gelin çiçekleriyle bezeli gövde güzelliği ortaya çıkarılabilirdi.

***

İlçenin Halise Hatun ve Rıza Efendi mahallelerinde, ilçeye rant gözlüğüyle bakanların bitmek bilmez kıyımlarına uğramaktan, “bugünlük” kurtulmuş olan çeşmeler, tarihi değer bilinci olan ellerin düzenleme ilgilerini beklemektedirler.

İlçenin Muradiye mahallesinde bulunan bir dizi tarihi çeşme ilçeyi, “farelik” olarak görülen eski Uzunköprü evlerinden arındırarak, betonlaştırma çılgınlığı sürecinde yerlerinden sökülerek yol edildi.

Bu talan yıllarca haber, yazı ve yorumlarımda yer aldı. Ama ne partilerin ilçe başkanları, nede başkan merkezli kitle örgütleri olumlu ya da olumsuz tepki verdi.

Yazdıklarımın muhatabı olan belediye başkanları, yazılana duyarsız kalan ilçe başkanlarının, belediye ile ilişkilerinin bozulmasından korktuklar için sustuklarını biliyordu.

Sonuçta, Uzunköprü’nün tarihi çeşmeler konusunda getirildiği nokta, günümüze kalabilen birkaç çeşmenin sergilediği suratlara okkalı tükrük görüntülerle ortadadır.

O görüntüleri son olarak 15 Temmuz 2008 Salı günü fotograflayarak tespit ettim ve bu yazıyla bilmem kaçıncı kez ilgililerin dikkatine sundum.

Ben bu görüntüleri fotograflarken insanlığımdan utandım…

Utancım elbetteki kendi adıma değil, ilgisizliğinizin desteğiyle birer tarihi eser sevme özürlü olarak yetişen ve bu saygısızlıkları sergileyen çocuklarımız ve sizler adınadır.

Ve gençlerin tarihi çeşmelere yönelik olarak işledikleri ayıplar, ilgi özürlü büyüklerinin eseridir.

 

GÖREREK YAZDIĞIM UZUNKÖPRÜ

 

UZUNKÖPRÜ

Uzunköprü, Türkiye’nin küçücük bir parçası…

Uzunköprü’de yaşayan insanlar 55 milyonluk nüfusumuzun 35 binlik küçük bir topluluğu.

Bu toprak bu ülkenin bir parça bereketi…

Bu topluluk bu ülke insanının küçük boyutlu aynasıdır.

Bereket tozlu kasalarda…

Bereket rutubetli depolarda…

Bereket, “Bilmem nerelerde!..”

***

Duyarsızlıklarımıza yeni duyarsızlıklar sürgün verirken, o küçük boyutlu ayna tozlanmakta…

Tozlanan ayna siyah bir boşluk yaratmaktadır…

Dikkatlice bakıldığında bu siyah boşluğun içinden sırıtan acı gerçek, ilçe yaşayanlarının en önemli konularda dahi sosyal dayanışmayı bir türlü oluşturamadığı gerçeğidir.

Örnek mi?..

İşte hastane sorunu…

Aylar önce başlatılan, “Uzunköprü ve Uzunköprülülere yaraşır 100 yataklı hastane kampanyası” aylar geçmesine karşın ses seda yok…

Uzunköprü burada, Uzunköprülülerde…

Ortada ise, bir sorun olarak var olan yaşanılası Uzunköprü.

Yaşanılası Uzunköprü’yü yaratacak olan bir başkası değil Uzunköprülülerdir.

Haydi Uzunköprü…

Yaşanılası bir Uzunköprü için dayanışmaya.                         (12.01.1989-Ses gazetesi)

 

 

GENE KÖPRÜ

Efendim şey diyecektik!..

Şu köprümüz!..

Hani ilçemize adını veren…

Hani yüzyıllar ötesinden bugüne ulaşıp tarihi değer niteliği kazanan ve günümüzde ilgisizlikten harabeye dönüştürülen.

Hani gözleri hela ve çöplük olarak kullanılan…

Örneği olmayan Köprümüz.

Adımız, Uzunköprümüz.

Bugün kendisine layık görülen çirkinlikler ona yakışmıyor…

Uzunköprü halkına yakışmıyor…

O çirkinlikler övündüğümüz tarihi değer saygımıza adeta tükürüyor…

***

Koskoca tarihi değer olan köprümüze lütfen kıymayın!..

Lütfen biraz ilgi, biraz saygı…

Ona göstereceğimiz saygı övündüğümüz geçmişimize saygı…

Övüneceğimiz geleceğimize saygıdır.                             (12.01.1989-Ses gazetesi)

 

 

UZUNKÖPRÜ’NÜN LAĞIM KOKULU VE SİNEK VIZILTILI YAZI

Ben yazmaktan hiçbir zaman bıkmadım, bıkmam da…

Kaldı ki, bol sorunlu bir ilçede yaşıyorsan ve bir de gazetciysen yazma da dur.

Uzunköprü bir sorun dağı olduğu sürece bende işimi yapacak ve yazmayı sürdüreceğim…

Onların okumaktan bıkıp bıkmayacaklarını zaman gösterecek elbetteki.

***

“Para yok muş!..

Finansman sıkıntısı mevcut muş!..

İller Bankası kem küm!.. “ diye onlar gerekçe ürettikçe, benimde sert eleştiri yazılarını kaleme alma hakkım olacak her zaman.

Hastane kanalizasyonu ile mahallelerin pis sularını ilçe içinden geçen derelere bağlayan ve çevre kirlenmesinin başlangıcını oluşturan hizmet anlayışını yazarak, temiz bir ilçe talebini dillendirmek yazma nedenlerimden biri olacak.

Köprü çevresini fabrikalara peşkeş çeken mantık sahibi, seçimle gelen olduğu için görev süresince eleştirilerimin hedefinde olması kaçınılmazdır.

Sonuç olarak; Uzunköprülülerin gelecek yaz günlerinde sineksiz, böçeksiz, dumansız, pis kokusuz yaşama taleplerini bıkıp usanmadan yazmak her koşulda görevim olacak.(03.07.1989-Ses gazetesi)

 

 

SAĞIR SULTAN GÜNLÜĞÜ

İlçe merkeziyle nüfusu kırkbine…

Belde ve köyleriyle yüzyirmibine doğru koşaradım yürüyen bir kasabadır Uzunköprü!..

Bu rakamlar ilçenin bir gerçeğini anlatırken…

Aşağıdaki satırlar ise, günümüzde yaşanan ve bizlere, nemelazımcılığın kopuk telli küflü çalgısını çalmaya devam ettiğimiz sürece, bin beter olanı yaşatacak olan gerçekler kapananı işaret ediyor.

İşte o gerçeklerimiz;

Elli yataklı hastane (Kayıtlarda 75 yataklı görünüyor muş!) ek hastane inşaatı nihayet başladı ama, bitirilmesi kıyamete kalacak gibi görünüyor…

Küçük Sanayi Sitesi inşaatı paldır küldür başladı…

Aynı ayarda sürüyor!..

Aynı ayarda bitmez inşallah.

Tarihi eserleri ise bolca var olmalarına karşın, korunacak değerde! görülmedikleri için, ilgisizliğe kurban gidiyorlar.

Yerel sanayisi ise kazan ve kepçeyle alan, çay kaşığını bile kepçe görüp hiç vermeyen!..

Küçük sanayi yapısı ise, kediyi koyun görüp, “Her koyun kendi baçağından asılır” tekerlemesini dilinden düşürmeyen!..

İlçe bu gerçeklerin ışığında yakın gelecekte sizce, insanına çağdaş bir sosyal yaşam alternatifi sunma konusunda sınıfta kalır mı?..           (28.08.1989-ses gazetesi)

 

 

YAZIK

“Hayrabolu caddesinin yukarı kısmında oturuyorum… özel arabam yok işime mecburen yürüyerek gibip geliyorum. Bu, işe yürüyerek gidip gelmeler benim için işkence… Yürümek zorunda olduğum için değil, Kırkavak Deresi üzerindeki dereden geçmek ve o iğrenç görüntüyü görmek zorunda kaldığım için bu işkence…”

Yukarıdaki satırlarda yer alan sözlerin sahibi bir kamu kurumunda görevli…

Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerinde görev yapmış ve günün birinde tayini Uzunköprü’ye çıkmış.

Uzunköprü’ye bir konuk gözüyle bakıyor…

Bizim yıllardır yaşayarak kanıksadığımız görüntüleri, o çıplak gözle görerek bunları Uzunköprülülere yakışır bulmuyor.

Öyle ya…

Hergün binlerce insanın gelip geçtiği bir köprünün altından akan suda görülen insan dışkıları görüntüleri insana yakışır görüntü olamaz elbette. Ama Uzunköprüler için oluyor, yıllardır bu iğrenç görüntüleri görerek yaşadıklarına göre…

Onca yazılıp çizilenin karşılığı önlem almamak olduğuna göre, sayın yöneticilerimiz o görüntüleri Uzunköprülülere yakışır buluyor…

Yazık!..

Yazılıp çizilen, gelişmiş ülkelerde halkın eli oluyor…

Yapışıyor ilgilinin yakasına…

Ya yaptırıyor…

Ya da çekip alıyor.

Biz çeyrek gelişmiş olduğumuz için, halkın oyu ile gelen koltuğa oturduğunda, “Cep benim cepken benim…” diyerek ve halkın oyunu halkın başına çalarak, hizmeti kırık kaşıkla taşıyor dak imse ses etmiyor.

Yazık!..

Bir büyüğümüz, “Demokrasilerde çare millettir” demiş…

Bu sözün doğruluğu Avrupa demokrasileri için geçerli…

Bizde çarenin kendisi çaresiz.                (26.04.1990-Ses gazetesi)

 

 

UZUNKÖPRÜ’YÜ SEVMEKLE BAŞLAR HERŞEY

Uzunköprü Ses gazetesi yayın yaşamına başlarken, belediye hizmetlerinin yokluğunu konu etmiş, zamanın Belediye Başkanı İbrahim ÜZREK’i bir yalanlama açıklaması  nedeniyle eleştirmişti.

O zamanlar 1988 yılıydı…

Bu satırları yazarken takvim yaprakları 1992 yılını gösteriyor…

Uzunköprü Ses’in sayfalarında yine Belediye hizmetleri, ve yine Belediye Başkanının yaklaşımlarını eleştiren yazılar…

Değişen sadece ve sadece tarih ve de isim…

Belediyenin götürdüğü ya da götüremediği hizmet kalitesinde değişen bir şey yok…

Uzunköprü’nün ana caddeleri yine toz,

yine çamur, inşaatlar yine güvenlik önlemsiz, yaya kaldırımları yine işgal altında, dereleri yine kanalizasyon, tarihi eserleri yine asır altı çöplüğü, sosyal ve kültürel yaşam açısından yine çöl…

Ses’te yayımlanan eleştiriler yine davul zurna ayarında…

Ama anlayana…

***

Hüseyin TOPÇU’nun Köprü Gazetesi Uzunköprü gündemine il olmak talebini sürme çabası gösteriyor… il sorununu gündemde tutarak Ankara’ya taşıması gerekenlerde bıyıkaltı gülümsemeler…

***

Komisyonlar kuruluyor… hepsi göstermelik…

Göstermelik çünkü, Uzunköprü bir kültür çölü…

Çölde bir şey dışında her şey seraptır… o bir şey ise, binlerce serap içinde gerçek görüntüyü arayıp bulmaktır…

Asıl görevlerini yerine getirme sakarı olan bir belediye varlığına katkı yaptığı kültür çölünde hangi kültürel etkinliği yeşertebilir ki?..

İşe kültürel etkinliklerden başlamak gerekir, ama nasıl?..

Fakülte ya da Yüksek Okul açılmasına orta çağ kafasıyla yaklaşan bir Belediye Başkanıyla nasıl olacak bu?..

,           Belediye, “Kültürel Faaliyetleri desteklesin…” “Kültürevi açılsın…” önerileri nasıl bir tepki görür?..

Doğaldır ki olumsuz tepki görür…

Ve denir ki, “Ayranımız yok içmeye…”

Öyle ya…

“Ayranımız yok içmeye…” kültür kültür diye zırvalamanın ne alemi var!..

***

Eski Uzunköprü Evleri bir bir yıkılarak yerlerine beton çirkinlikler dikiliyor…

Sorumlular sorumsuzlaşarak susuyorlar…

Oysa Uzunköprü’yü, tarihi eser zenginliğini ön plana çıkartarak önce örnek ilçe yapmak gerek.

Bunun için Uzunköprülülerde Uzunköprülülük bilinci oluşturmak şarttır…

Ve hepsinden önce Uzunköprü’yü sevmek gerek.          (08.04.1992-Ses gazetesi)

 

 

YILIN ÜÇÜ GİTTİ, HALA LAF ÜRETİYOR BİZİMKİSİ BEŞ

 “…..Muhalefet Belediyelerine para vermeyeceğiz’ diyorlarmış… vermesinler bizim gelirimiz bize yeter!..”

Günümüzün Uzunköprü Belediye Başkanı Ahmet İnceoğlu, 1989 yerel seçimlerinde, hizmet programında bulunanları gerçekleştirme sözü verirken, bunları söylemiş… “durgun kaynakları harekete geçirerek” Uzunköprü’nün temel sorunlarını çözeceği sözü vermişti.

            Yazılı olan kalıcı olandır.

            Belediye Başkanı Ahmet İnceoğlu’nun seçim programı gazetemizin sayfalarında ve arşivinde duruyor.

Uzunköprü Belediye Başkanlığında 3. yılını bitirip 4. yılına başlarken, hizmet programı uygulaması “mülehazara”  sevgisi ve beden ölçüleri gibi dört dörtlük bir gelişme gösterdiği söylenemez.

1989 yerel seçimlerinde Uzunköprü halkının, Başkanın Tecrübelisi!.. diyerek oy verdiği ve Başkanlık koltuğuna oturttuğu Ahmet İnceoğlu’nun görülebilen hizmeti, Uzunköprü’nün boynuna geçirdiği imar tasmasıdır.

Uzunköprü’ye getirilmek istenen hizmetlere karşı oluşturduğu İnceoğlu barikatıdır…

“En doğrusunu ben bilirim!” anlayışıdır…

Belediyeyi kültürel faaliyetlere destek vermenin uzağında tutarak, Uzunköprü’yü kültür ve sosyal yaşam çölüne çevirme yaklaşımıdır!..

Belediye Başkanlarının günlük düşünme zamanları çoktan aşıldı.

Gelişme yolunda kendine göre ilerleyen bir ilçenin Belediye hizmetlerini insanın sosyal ve kültürel beklentilerine yanıt verecek şekilde düzenlemek gerekiyor.

Böyle yetenekten yoksun olduğunu her koşulda sergileyen İnceoğlu’nun, konuşurken duyma yeteneğini de yitiren tek yanlı sohbetlerinde görülen o ki, sanayileşme yolunda kendi çapında ilerleyen Uzunköprü’nün bütün sorunları çözümlenmiştir!.. halkın belediye hizmetlerinden yoksunluğundan yakınması ise, tatmin olmayan kesimlerin şişirmesidir!..

Oysa…

Başkan İnceoğlu’nun lakırdı sevgisi yaşı itibariyle kronikleşip, az iş çok laf’a dönüşürken, belediye hizmetleri Uzunköprü’nün caddelerinden ve sokaklarından elini eteğini çekerek, Belediye Başkanının odasına hapsolmuş durumda.

Ana caddelerde inşaatlar tahta perdesiz güvenlik önlemsiz yükselirken…

Bazı esnaflar yaya kaldırımlarını sergi yeri gibi kullanarak yayaların haklarını gasp ederken…

Gıda maddeleri açıkta sergilenip satılırken…

Belediye binası içindeki zabıta memuru odasındaki sineği…

Belediye dışındaki zabıta memuru, kahvede oynanan okeyi gözleyerek ve de sık sık esneyerek mesai saati sonunu bekliyorsa…

Belediye Başkanı İnceoğlu, dünyanın çevre için ayağa kalktığı bir zamanda iş yerinin önüne ıhlamur ağacı dikmek isteyen vatandaşı engelliyorsa…

Bir sohbet sırasında, “S…tiri boktan bir ağaç için bir sürü gürültü kopartılıyor!” diye konuşabiliyorsa…

Yazılacak son birkaç satır şöyle olabilir;

Beş yılın gitti üçü, kaldı ikisi…

Hala laf üretiyor bizimkisi!.              (17.04.1992-Ses gazetesi)

 

LÜTFEN KİMLİĞİMİZE SAHİP ÇIKALIM

25 Kasım 1994 günü Edirne’ye gelerek 72. Kurtuluş törenlerine katılan ve daha sonra kenti gezerek incelemelerde bulunan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, kentin tarihi kimliğine dikkati çekerek bu kimliğin gerekli düzenlemelerle korunması gerektiğinin altını çizdi.

Saat 10.00 sıralarında kente gelen Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in ilden saat 15.30 sıralarında ayrılması, Demirel’in Edirne’ye özel bir ilgi duyduğunu gösteriyor. Demirel’in bu ilgisine sevgi gösterileriyle karşılık veren Edirne halkı ve Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, çağdaş Avrupa kenti oluşumunun insan altyapısının mevcut olduğunu sergiledi.

Cumhurbaşkanının özel ilgisi, tarihi kent zenginliği, çağdaş dönüşümlere destek veren halk, çalışkan ve sempatik bir Belediye Başkanı, bir yerleşim biriminin arzulanan yapıya kavuşabilmesi için yeterde artar bile.

Edirne zengin tarihi kimliğiyle yıllardır bu kimliği çağdaş düzenlemelerle çekim merkezi yapacak insan dinamizmini arıyordu. Görülen oki, deneyimli siyaset adamı Süleyman Demirel, bu arayışı görmüş, buna katkı yapma yaklaşımları sergiliyor.

Edirne Uzunköprü’nün ana kenti… onun konumuna uygun yeniden yapılandırılması, Uzunköprü’nünde yararlandığı değişimlerin yolunu açacaktır. Edirne’nin yaşayacağı değişim rüzgarı Uzunköprü’yü de etkileyecektir. Bu değişimden payımıza düşeni alabilmemiz için gerekli altyapıyı oturtmamız, insan kaynağını harekete geçirmemiz gerekiyor.

Biliyoruz ki, Uzunköprü’nün sahip olduğu tarihi zenginlik örneğinin bir başka örneği yok…

Bu zenginliğin çok önemli bölümleri kısa zamanda yağmacı yaklaşımlarla yok edilmiş olsa da, geride kalanların çekim merkezi olma etkileri oldukça yüksek.

Bu doğrultuda öncelikle tarihi köprümüzün çevresinde gerekli düzenlemelere gidilerek bu örneksiz güzellik ortaya çıkarılmalıdır. Adını ilçemize veren tarihi köprümüze “Karşıdan karşıya geçilen köprü…” gözüyle bakmak yerine, “koskoca bir tarihi değer…” gözüyle bakabilen beyin ve yürek olgunluğuna sahip insan kaynağı oluşturulmalıdır.

Çünkü bu topraklar üzerinde dün,bugün ve yarın ne olduğumuzu en anlaşılır bir dille anlatan o köprüdür.

Geçtiğimiz günler içinde ilçemize ilk kez gelen İstanbul’lu bir işadamıyla kısa bir söyleşi yaptım. Söyleşi sırasında “köprümüzün bir dünya harikası” olduğunu söylediğinde gurur duydum… çevresindeki çirkinlikleri sıralamaya başladığında ise utandım.

Uzunköprü halkının köprü konusunda gururla utancı bir arada yaşamamaları için, çevresindeki mevcut çirkinlikler bir an önce ortadan kaldırılmaları bir zorunluluktur.

İkili konuşmalarımızda seslendirdiğim çağdaş bir Uzunköprü düşümün gerçekliğini paylaştığını ifade eden Belediye Başkanı Ömer Kuldaşlı, bunu göstermeyi köprüden başlatmalıdır.

İlçe Kaymakamı Nadi Kılınçaslan yerel gazetelerde protokol tartışmalarına girmek yerine, köprü çevresindeki düzenlemelerin bir an önce uygulama bulması için Edirne’de girişimlerde bulunmalıdır.

Partiler, Odalar ve Dernekler ortak değerimiz olan köprümüzün vitrine çıkarılması çalışmalarına kamu oyu oluşturarak katılmalıdır.

Köprümüz Uzunköprülülerin kimliğidir…

Lütfen kimliğimize sahip çıkalım.          (29.11.1994-Adalet gazetesi)

 

NERELER DESİNİZ?..

 Dünya harikası ve atamızın zeka yansıması tarihi köprümüzün kanatlarının bir bölümü yaklaşık bir buçuk ay önce, ağır tonajlı araçların neden olduğu sarsıntılara daha fazla dayanamayarak yerlerinden koptu. Kopma olayından sonra konu tarafımdan geçilen haber üzerine Atv’de, Sabah gazetesinde ve gazetemizde yayımlandı, ilgili kurumlar göreve davet edildi.

Bu olayın üzerinden bir buçuk ay geçmesine karşın, tarihi eserlere ilgisizliğiyle ünlü ilgili kurumlar, bilinen sağır sultan tavrını bir kez daha sergileyerek, köprümüzün yanına yöresine dahi yaklaşmadılar.

Sorumsuz mirasyedi gibi davranarak, atalarımızın kemiklerini bir kez daha sızlattılar.

Palavra nutuklarla şişirilmiş bir halde yaşamayı hayat sayan bizler, köprümüzün durumunu görmezden geldik, tepki göstermedik.

Köprümüz tümden çökse dahi korkarım yine tepki göstermeyeceğiz.

Sizler…

Siyasi bilgi ve politik tavırlarının parti programı yerine lider bağımlılığına endeksleyen, halkın sorunlarına çözüm aramak yerine, parti içi ayak oyunlarıyla zaman törpüleyen yerel siyasi kadrolar nerelerdesiniz?..

Sizler…

Toplumsal tepki kurumları olan dernekleri, işyerlerinin duvarlarında asılı kapı gibi diplomalarının varlığından utanmadan, birahane ve kumarhaneye dönüştüren… toplumsal tepkiyi kişisel etkileriyle boğazlayan yerel aydınlarımız nerelerdesiniz?..

Sizler…

Yakın geçmişte varlıklarıyla halkı aydınlatan… sazı, sözü dinlenen… sevilen, sayılan… günümüzde ne acıdır ki, yapı kooperatifçiliği ile özel eğitim kurumları sarmalında kimliğini yitiren… yükselen değerlerin rüzgarında halkın uzağına düşen öğretmenlerimiz nerelerdesiniz?..

Tepki göstermenin moda olmasını mı bekliyorsunuz yoksa?.. (20.08.1996-Adalet gazetesi)

 

DİNLENME TESİSLERİNDEN NE HABER?

Uzunköprü, “Kaş yapayım derken göz çıkaran” gelmiş geçmiş belediye başkanları yüzünden yeni bir gol yiyordu ki, top direkten döndü…

Efendim, konumuz yine şu bize özgü “seçilip gelen ve işin içine edip giden “ belediye başkanlarımızın Uzunköprülülerin başına sardığı sorunlardan birisi ve kangren olmuşu, Uzunköprü Belediyesi Vakıflar köyü Tatil Sitesi konusu…

Hani, söz konusu bu yer Anap’lı belediye başkanı İbrahim Üzrek döneminde, Uzunköprü Belediyesi Vakıflar sahili Dinlenme Tesisleri yapmak amacıyla Orman Bakanlığı’ndan kiralanmış, daha sonra mirasyedi tüccar mantığıyla Ahmet’in Mehmet’in kullanımına devredilmişti…

Geçen yılların ardından, Orman Bakanlığı, Uzunköprü belediyesinin Vakıflar Sahilinde kiralama şartlarına uymadığı gerekçesiyle, ya kiralama şartlarına uymasını ya da yerin boşaltılarak iadesini istedi.

            Başkanlık koltuğuna oturu oturmaz harekete geçen belediye başkanı Ömer Kuldaşı, Orman Bakanlığı’nın talebini yerine getirmek için Vakıflar sahilinde, Uzunköprü belediyesine ve o günkü başkanlarına güvenme hatası işleyen kiracılardan kira kontratı talep etti. Kiracılar kontrat imzalamaya yanaşmayınca, sorunun çözümü Orman Bakanlığı’nın insafına kalmış oldu.

İşin çözümü Ankaralı mevzuat hazretlerine kalınca olacaklar bellidir!..

Televizyonlarda bir süre önce yayımlanan süpürge makinesi reklamı gibi, “vııjit, kesin çözüm!.”

            Ankaralı mevzuat hazretleri bölge müdürlüğüne bastırır, Müdürlük de Uzunköprü belediyesine…

Kabak vatandaşın başında patlar.

Ünlü sorunlarımızdan Vakıflar sahili sorunu bu aşamaya gelince, yeniden Ankara yollarına düşen başkan Kuldaşlı, yaptığı görüşmelerde yeni bir çözüm süresi elde etmiş.

Top şimdi kiracılarda…

Artık olması gereken, fiskos ablanın  ya da amcanın söyledikleri değil, tarafların karşılıklı olarak çözüm masasında buluşmalarıdır.      (17.01.1997-Adalet gazetesi)

 

 

KENDİ YAŞAMINA SAHİP ÇIKMAK

Geçtiğimiz günler içinde Radyo 22’de yayımlanan, yapımcılığını ve sunuculuğunu şahsımın yaptığı “Gündem” programının konusu çevre, konuğu, çevre duyarlılığını tepkisel tavra dönüştüren sayılı insanlarımızdan Avukat Bülent Kaçar’dı. Sayın Kaçar, yine geçtiğimiz günler içinde Babaeski Belediyesi tarafından geniş katılımlı olarak gerçekleştirilen Çevre Formu’na Uzunköprü’den katılan birkaç isimden birisiydi.

Bülent bey Çevre Formu’nu değerlendirerek formun gündem konularından olan Ergene Nehri kirliliği ile ilgili olarak sunulan raporlardan söz etti. Raporlarda ortaya çıkan gerçekler, nehir kıyılarında yaşayan ve nehir suyunu sulama amaçlı kullanan insanlar için tehlike çanlarının çalmaya başladığını vurguluyor.

Bilimadamlarının raporlarla kanıtlayıp kamu oyuna duyurma çabaları, Ergene Nehri’nin insan ve hayvan sağlığını tehdit eden kirliliğine yazık ki konunun önemine paralel tepkiyi bir türlü gündemin ana konusu yapmaya yetmiyor.

Bunun nedeni; Çevre örgütlerinin konuyu gündemin ana konusu yapma ve halkın tepkisini harekete geçirme girişimlerinin üretici örgütleri, halkın siyasi gücü olan kitle örgütlerinin ve parti ilçe örgütlerinin yeterli desteklerini görmemesidir.

Ergene suyunun kirlilik düzeyi ve bunun yarattığı ve yaratacağı sonuçlar bilimsel raporlarla ortaya konulurken, söz konusu kesimlerin böylesine önemli bir konuya gösterdikleri duyarsızlık neden?

Devlet kuruluşlarının ortada mevcut yasa maddeleri ve ilgili bakanlığın olmasına karşın önlemleri, ölen çevrenin defin işlemi boyutunda tutmasını, devletimizin bilinen yapısı nedeniyle anlayabilir insan. Ama,sorunlara çözüm için ortaya çıkıp, bir süre sonra devletin birer kuruluşu gibi sağır sultanlığı oynayan kitle örgütleri ile parti örgütlerinin tavırlarını anlamak mümkün değil.

Daha geçen yıl, Ergene’nin kirliliği nedeniyle binlerce dönümlük tarım ürünü kavrulup yok oldu. Sudan içen hayvanlar öldü. Ne çabuk unutuldu bu gerçekler?

Önümüzdeki üretim sezonlarında yaşanabilecekleri düşünebiliyor musunuz?

Kendi yaşamına bile sahip çıkmayan insan olur mu hiç?  (24.01.1997-Adalet gazetesi)

 

 

İKİ SEÇENEK

Altyapısız sanayileşmenin en geri örnekleriyle kuşatılmış…

Yüzyıl da gerçekleşebilecek çevre kirliliğini yirmi yılda gerçekleştirme başarısının(!) ağır sonuçlarını yaşama gerçeğiyle yüz yüze gelmiş…

Yaşanan tarımsal çöküş nedeniyle çevre ilçelere insan göçü veren Uzunköprü için, Organize Sanayi Bölgesi Projesi’nin anlamı; sandıkta aldıkları yetkileri kişisel beklenti duraklarında eriterek, koltuk aşklarına afrodizyak niyetine kullanan siyasi kimliklerin varlığında anlamsızlaşıyor.

Bu anlamsızlaşma salgını, son yıllarda yerel dokumuzun bütününü kaplayıp çürütürken, Organize Sanayi Bölgesi Projesi gibi bir düzine proje Ankara siyasetinin ve büroksinin çıkmazlarında çıkış yolunu bulmaya terk ediliyor.

İkibinli yılların çağdaş Uzunköprü’sünün isim babası olabilecek projeler, Ankara’nın bürokrasi unutkanlığına kurban verilirken, yerel dokumuzdaki çürüme yaklaşık yüzbin nüfuslu ilçenin önüne iki seçeneği sürmüş durumda.

Birinci seçenek: sessiz çoğunluğun tepkisini gündeme taşıyarak, siyasi çözüm dinamiklerini harekete geçirecek kitle örgütlerinin bir araya gelerek bir tartışma sürecini başlatmak…

İkinci seçenek: kişisel küçük çıkar harmanlarında toplumsal özden arındırılan siyasi tavrın sadık birer izleyicisi gibi yaşamayı seçmek…

Bu iki seçenekten birisini artık seçmek durumundayız.

Elbette ki bu seçimi öncelikle, ilçenin sivil toplum örgütlerinde yer alan öncü aydın güçler yapmalıdır.                (13.02.1997-Adalet gazetesi)

 

 

GÖRMÜYOR MUSUNUZ?

Uzunköprü’de dünden bugünlere ertelenmiş sorunların oluşturduğu buzdağı, bazı kesimler arasındaki soğuk ilişkilerin etkisiyle biraz daha büyürken öncelikle yitirdiğimiz, kırılıp dökülen gençliğimiz oluyor çoğunlukla.

Bir kesimimiz, yitirilenleri bolca gözyaşı dökerek uğurladıktan sonra, yaşanılan acıyı içine gömerek unutmayı yeğlerken diğerlerimiz ise, sistemin suç ve suçluyu yaratan bölgesini tespit ederek iyileştirmeye çalışmak yerine, sistemin dedikodu üretim tezgahlarını tam kapasite çalıştırarak, zaten soğuk olan ilişkileri buz parçalarına çevirmeyi yeğliyor…

İki adım ötemizde, insan hayatına barışçıl ortak yaşam örnekleri devşirerek tıkır tıkır işleyen yasal düzenlemeler bize gelince, ekonomik sosyal ve kültürel çöküşü harekete geçirerek her yönden insan kayıplarına neden olan düzensizliğe dönüşüyor…

“Biz neden böyleyiz?..” diye soran ve bu sorunun doğru yanıtını bulmaya çalışan insan sayısı artmak yerine, hızla azalıyor…

Bu ilçede yaşayan her insanın, belirli ölçülerde bedel ödemesine yol açan, bir acayip bu yaşam biçimi daha ne kadar sürüp gidecek böyle?..

Yaşanan olumsuz karşısında konuşması gerekenler, daha kaç zaman susmayı marifet sayacaklar?..

Günümüzde sonuçlarını yaşadığımız bu sorunları yaratan bizim duyarsızlığımız değil mi?..

Öyleyse bu kahrolası üç maymun ilgisizliğimiz neden?..

Siz, yerel temsilcilerimiz…

Halkın verdiği temsil yetkinizi, halkın mutluluğu için kullanmaya ne zaman başlayacaksınız?..

İlçe de gazeteciler üzerine düşeni, gelişmelerin kaydını tutarak yapıyorlar…

Tutulan olumsuzluk kayıtları dağ gibi büyüyor…

Görmüyor musunuz?..                 (20.02.1997-Adalet gazetesi)

 

ORTAK KAYBIMIZ

Yirmi yıl öncesine kadar kopup geldiği dağ eteklerinin doğal karışımlı kokusunu berrak akışına yükleyerek Ergene ovasının toprağına bereketi taşıyan önemli bir akarsuydu.

Ülkemizde geliştirilen projelerin altyapı bölümleri uygulama aşamasında maliyet barikatlarına takılı kaldıkları kaldığı için, bu yirmi yıl içinde bölgenin en tehlikeli kokar suyu oldu Ergene Nehri.

Bu değişimin en önemli etki gücünü, son yıllarda Çorlu ve çevresinde yaşanan hızlı sanayileşme olgusunun altyapısından yoksun varlığı oluşturdu. Bu oluşumun yansıması Ergene Ovası’nın ünlü bereketini silip süpürürken, ova civarında bulunan yerleşim alanlarında acımasız alt üst oluşun dayattığı sanayi bölgelerine göçler yaşanmaya başladı.

Bölgenin verimli tarım alanlarında gerçekleştirilen ve önemli akarsu kaynaklarını doğal atık deposu gibi gören sanayileşme mantığının çok kısa bir zaman dilimi sonrasında, çağın gereği teknik donanım ve örgütlenme yoksunu tarım kesiminde hızlı bir çöküşe neden olacağı belliydi.

Sonucun ne olacağı önceden belli olan gelişmelerin karşısında yaşanan bu çöküş, babadan kalma bilgilerle tarımda ortaya çıkan gelişmelere ayak uydurmaya çalışan tarım emekçisini doğduğu yerden alıp, fabrika kapısına yedek işgücü olarak atacaktı elbet.

Bölgede yaşanan tarıma karşı sanayileşme gerçeği, birçok yerleşim alanına ekonomik kalkınmayı taşırken, Uzunköprülü’nün payına düşen sosyal, kültürel ve ekonomik kayıplar oluyor.

Son yıllarda insan ve çevre sağlığını ciddi boyutlarda tehdit eden özellikler kazanan Ergene sorununun çözümlerini çabuklaştırmak için, olumsuzluklardan etkilenen bütün kesimler siyasal ön yargılardan arınarak bir araya gelmek zorundadır.

Yaşadığımız kayıplar, bugünleri yaşanmaz hale getiren ve geleceğimizi karartan ortak kaybımızdır.      (21.02.1997-Adalet gazetesi)

 

 

 VAKIFLAR KÖYÜ SUÇLULARINA ADLİYE YOLU

Orman Bakanlığı, eski belediye başkanı İbrahim ÜZREK döneminde Uzunköprü belediyesi ile yaptığı, Enez Vakıflar Köyü Sahilinde bulunan 90 dönümlük sahanın 49 yıllığına kullanımı sözleşmesi’ni iptal ederek suçluların adliyeye sevkini istemiş.

Belediye başkanı Ömer Kuldaşlı, Bakanlığın, Orman Genel Müdürlüğü Baş Müfettişi tarafından hazırlanan raporda belirtilen gerekçelere dayanarak uyguladığı iptal kararını, düzenlediği bir basın toplantısıyla bizlere iletti.

İptale gerekçe olan raporda şu satırlar yer alıyordu:

“Belediye başkanlığının kira bedellerini zamanında yatırmadığı…

İzin verilen saha sınırlarına uymayarak orman işgali yaptığı…

İzin verilen saha için yapılan uygulama planına uymadığı…

İzin verilen sahanın alınan kararlarla 49 yıllığına şahıslara bedeli karşılığı satış gibi kiralandığı…

Bu gerekçelerle sözleşmenin derhal iptal edilmesi ve suçluların adliyeye sevkleri gerekir.”

 

Buyurun bakalım…

Eski belediye başkanı Ahmet İnceoğlu döneminde, çözümü bir başka bahara kalan sorunlarımızdan birisi olan Vakıflar Sahili sorunu ilçenin başına püsküllü bela oldu.

Böyle de olacağı belliydi…

İbrahim ÜZREK “etti!..”

Ahmet İNCEOĞLU “örttü!..”

Ömer KULDAŞLI temizlemeye çalışıyor…

Ama, olmadı!

Çünkü, sorun birçok sorunumuz gibi, çoktan atık çukuruna dönüşmüştü.

(28.02.1997-Adalet gazetesi)

 

 

BİTSİN ARTIK

Zaman geçip giderken, insandan ve hayattan bir şeyler alıp götürür. Götürdüklerinin karşılığında, insanda bıraktığı olgunlaşma, mekanlarda bıraktığı ise, doğal güzelliklere insan güzellikleri katkısıdır.

Önceki gün elime, Uzunköprü’nün 1930’lu yıllarını gösteren siyah beyaz bir fotoğraf geçti. Solmuş fotoğraf karesi, ilçenin Çalıköy sırtlarından görünüşünü yansıtıyordu.

Fotoğraf karesinde, Uzunköprü’nün genel görünüşü, köprünün iki yanında su değirmenleri ve harman yeri yer alıyordu.

Kısacası, fotoğrafın anlattığı, geçip giden zamanın, Uzunköprü’den çok şeyler alıp götürürken geride bıraktığı insan çirkinlikleriydi.

Gelişme, doğal olanı insancıl olanla kararak, hayatı daha yaşanır hale getirmektir.

1930’lu yıllarda mevcut olan görüntüyü koruyup geliştirerek, günümüze taşındığını düşünelim. Hiç şüpheniz olmasın, bunun karşılığı, ilçenin ülke çapında tanınmak olurdu.

Günümüzde bir çok yerleşim yeri, bizim birkaç yıl önce son örneklerini yerle bir ettiklerimizin benzeri, eski evleriyle tanınıyor. İlçenin birkaç yıl önce böyle bir şansı vardı. Dönemin belediye başkanı Ahmet İNCEOĞLU, bu son şansı, giriş çıkışı belli olmayan çevre yolu müsveddesi için harcadı.

Bir yerleşim yerinin tarihsel olduğunu, yazılı kaynaklardan çok, var olan tarihsel yapılar gösterir. Köprüden başka kaç tarihi yapımız kaldı, bir zamanların tarihi zenginliğimizden?

Tarihi köprümüzün o ünlü sağlamlığı olmasaydı, ilçenin zengin tarihi dokusunu yok eden acımasızlığımız o güzelliği de yok ederdi eminim.

Gelin! Hiç olmazsa elde kalanları koruyup geliştirelim.

Tarihi olana yönelik kıyım açlığımız bitsin artık. (08.07.1997-Adalet gazetesi)

 

 

HANİ YÜZME HAVUZLARIMIZ?

Karşıdaki duvarda asılı derecenin kırmızı çizgisine bakıyorum, işaret ettiği beyaz çizginin ucunda 36 yazıyor…

Gölgede sıcaklık 36 derece yani…

Vay canına!..

Sıcaklar böyle artış göstererek sürerse korkarım ki, beton evlerimizle asfalt yollarımızın kuşatmasında toplu halde, ya eriyip telef olacağız, ya da buhar olup uçacağız…

Şeytan kulağına kurşun, mucuk!..

Böyle zamanlarda, seçim programlarına giren “Yüzme havuzları!” sözünü, zaman içinde incir çekirdeğine dönüştürerek diş kovuklarına sıkıştıran gelmiş geçmiş belediye başkanlarını bir güzel anmalıyız aslında…

İşaret parmaklarımızı hep birlikte uzatarak, “işte bu söz vermişti… hani bizim yüzme havuzlarımız?” diye sormalıyız.

Bu yazılanlar için bıyıkaltı gülümseyerek, “hayal o!” diyebilirsiniz…

İnsan için düşünülen ve ifade edilen güzel şeylerin tümünün kökeni hep hayaldi zaten.

Uzunköprü için, beş-on katlı apartmanların, asfalt yolların bir zamanlar hayal olduğunu ne çabuk unuttuk.

Uzunköprü’de yüzme havuzları kırk yıl önce, gerçekleşmesi imkansız hayalden ibaretti elbetteki ama, bugün o hayalin gerçekleşme süresini on yıl önce aştığımızı görmeliyiz artık.

Sahil kentlerini yaz aylarında birinci adres gibi kullananlarımız için, yüzme havuzları önemli olmayabilir belki.

Bazı şeyleri başkaları için istemenin zamanı geldi de geçiyor. (03.08.1997-Adalet gazetesi)      

 

                                                           

UZUNKÖPRÜLÜLER’İN KAYBI

Geçen ay elime Uzunköprü’nün 1928 yılına ait bir fotoğraf geçti.

Geçen zamanın yer yer sararttığı fotoğraf karesi, ilçenin düşman işgalinden kurtuluş gününü yansıtıyordu.

Tarih 18 Kasım 1928, yer Cumhuriyet Meydanı… Meydanda, asker ve halk omuz omuza  kurtuluş sevincini paylaşıyor… Fotoğrafın sol köşesinde, eski mimari özellikleri barındıran harika bir yapı göze çarpıyor. Söz konusu yapı, sanırım bugünkü belediye binasının bulunduğu yerde olması gerekiyor.

O harika yapı bugün yok… Yerinde çirkin mi çirkin bir beton yığını mevcut.

O güzelim yapı da diğerleri gibi geleceğini, yağmalanmış geçmişin üzerine kurma çılgınlığının kurbanı olmuş.

Yazık!..

İnsan böyle fotoğrafları gördükçe kaybın ne kadar büyük olduğunun bilincine, yüreği sızlayarak varıyor.

Uzunköprülüler’in kaybı gerçekten çok büyük.

Bu büyük kaybın izleri üzerinde yükselen beton ayıpları yaratan kuşağın mirasçısı olmak, yitirilenin önemini bir kat daha arttırıyor.

Yitirilenin büyüklüğünün bilincine varmak, elde kalanı koruma kaygısını yürekten duymayı sağlar.

Günümüze dönüp baktığımızda, böyle bir kaygının var olduğunu görebiliyor musunuz?

Nerede?..

Eski Uzunköprü evlerini doksanlı yıllar içerisinde, çevre yolu müsveddesine kurban vermedik mi?

Telli Çeşmeyi düzenleme ayıbıyla kuşatmadık mı?

Tarihi hamamın yıkıntıları üzerinde sebze yetiştirilmesine göz yummadık mı?

İlçemizin var oluş nedeni olan tarihi köprümüz, bizlerin aymazlığına kurban gitmiyor mu?

Ayıbın ne olduğunun bilincinde olan insan, utanmayı yaşamamak için ayıp işlemekten kaçınır.

Eski fotoğraflara ve bugün yaşananlara baktığımızda, ayıbın bilincine bir türlü varamamışız ki, sürekli utanmayı yaşıyoruz.      (09.08.1997-Adalet gazetesi)

 

 

ZENGİNLİĞİN SAHİBİ MİRASYEDİ GİBİ

Elimde kalem, önümde yazı defterim. Sigaramdan kederli nefesler çekerek, 1940’lı yıllarda var olan belediye binasının fotoğrafına bakıyorum.

Ben fotoğrafa bakmayı uzattıkça, artan duygu yoğunluğu mantığımı zorluyor.

Böyle bir tarihi güzelliği yerle bir ederek, yerine bugünkü beton ayıbı dikmek, Uzunköprü’ye yapılan en büyük kötülüklerden biridir.

Kim bu tarihi güzellik düşmanı?

Tarihi yapı cennetinden beton cehennemi yaratmanın başlangıcı yapılırken, işlenen ayıba ortak olduğunuzu görmediniz mi?

Tarihi eser düşmanlığı, o güzelliği yok ederken, insan olmanın onurunu hangi kişisel çıkarlara ipotek ettiniz?

Diyeceksiniz ki;

“Bizim yetkili kıldıklarımız, ‘kargadan başka kuş tanımaz, dediğim dedik, çaldığım düdük’ hesabı güderler ve kimseyi dinlemezler”

Doğru!..

Belediye Başkanlığı’nın okulu yok ki, ki olsaydı da halkımız için fark etmezdi. Okuldan mezun olmuşunu seçmek yerine, ağzı laf yapanını seçerdi. Seçilen isim, laklakayla geldiği belediye başkanlığı süresini taktakayla geçirirdi.

Hep böyle olmadı mı?

Uzunköprü  bir zamanlar bölgenin tarihi eser zenginiydi. Günümüzde hani nerede o zenginliğimiz?

O zenginliğin sahibi ilçe halkı, bekçisi ise, seçtikleri değil miydi?

Öyle ya!..

Zenginliğin sahibi mirasyedi gibi davranarak, kulak üstü yatarsa, bekçinin de bekçiliği de bu kadar olur.                  (13.11.1997-Adalet gazetesi)                                                                   

 

ÜNİVERSİTELERE ARAŞTIRMA KONUSU OLACAĞIZ

Kumluca Çamlığı ve Bülbül Korusundan oluşan doğal güzelliklerimizin ilçe halkı için cennet mekanlara dönüştürülmesiyle ilgili olarak çok şey yazıldı, çok söz verildi. Geçen yıllar, verilen sözlerin yazıldığı sayfaları tarih sarısıyla boyarken, söz konusu alanların halkın kullanımına sunulması konusunda herhangi bir uygulama gerçekleştirilmedi.

Bülbül Korusu, yılda bir kez yapılan ve kırıp dökerek, bozup kirleterek eğlenme geleneğimiz olan “ Dallık”  eğlenceleri ile; ardımızda bir çevre felaketi görüntüleri bıraktığımız piknik yapma anlayışımızın talihsiz mekanı olmaktan kurtarılamadı.

İlçemize, piknik alanı olarak çok yakın, dar kafalı hizmet götürücülerimizin “halka hizmet anlayışlarına çok uzak!” mesafede olan Kumluca Çamlığı ise, bele yoğunlaşan çoğunluğumuzun “kasık açlıklarını!” giderdikleri “açık hava hizmet yeri!” olup çıktı.

Halka hizmetin uygulama süresi gecikirse olacağı budur.

Hayatı insandan soyutlayarak düşünen kafaların yarattığı beton cehennemi Uzunköprü; beton bloklarla kuşatılmış Çukur Parkı’yla, araç işgali altındaki caddeleriyle, doğal gövdesi beton yalağa çevrilen Kırkavak Deresi’yle; Kumluca Çamlığı ile Bülbül Korusu’nun düzenlenmesini bekliyor.

Bu düzenlemeler geciktirilirse eğer, doğal ve tarihi güzellik zengini bir ilçeyi koca bir köye dönüştürme başarımız yüzünden, üniversitelere “araştırma konusu” olacağız.(29.07.1998-Adalet gazetesi)

 

 

TARİHİ KÖPRÜNÜN ÇÖKMESİ Mİ BEKLENİYOR?

Bir yerel gazetede geçen hafta içerisinde yayımlanan, köprünün son durumuyla ilgili fotoğraflar, gelecek günlerde yaşanabilecek çökme tehlikesini haber veriyor.

İlgili zevatımızın hiç hoşlanmadıkları haber konularının başında gelen tarihi köprünün ömrü, herkesin bildiği, ama bilmez davrandığı gibi 2. köprünün yapımına bağlıdır.

  1. köprünün yapım süresi uzadıkça, ilçenin kurulma nedeni olan tarihi köprünün ömrünün kısaldığı, köprü gövdesinde çoğalan çatlakların anlattığı bir gerçektir.

Tarihi köprünün korunarak gelecek kuşaklara bırakılmasının sağlanması için, 2. köprünün bir an önce yapılması gerekiyor. Bunun için, ilçe halkının konuyu sahiplenmesi şarttır. Bu sahiplenmenin oluşması içinde, yitirilecek olanın, başlı başına bir değer olduğunun ayrımına varılması ön koşuldur. Elbetteki öncelikle, demokratik örgütlerin bu konuyu ana gündem maddesi olarak görmeleri gerekir.

Böyle bir görme, demokratik örgütlerin hiç birinde bugün oluşmuş değil.

Düşünerek önce kendime, düşündüklerimi yazarak sizlere soruyorum;

Böylesine önemli bir konunun, ana gündem maddesi olabilmesi için gereken ne?..

Tarihi köprünün çökmesi mi?

Kitlesel tepkinin harekete geçebilmesi için, sorunun tüm çıplaklığıyla ortada olması yetmiyor da, en kötüsünün yaşanması gerekiyor öyle mi?

“üzüm üzüme baka baka kararır” derlemiş.

Bizlerin kitlesel tavrı da, resmi tavra baka baka etkisizleşiyor!

(05.08.1998-Adalet gazetesi)

 

 

AMA NEREYE?

Daha önce yazdığım yazılarda, Uzunköprü’nün geleceğinin 2. köprü konusuna bağlı olduğunu vurgulamış, yerel yetkilileri ve bütün kesimleri duyarlı olmaya çağırmıştım.

Öncekiler gibi yine yanıt gelmedi.

Niye acaba?.

İlçenin yerel yetkili soyuna kıran mı geldi de haberimiz olmadı!..

Yada ben çağrımı yanlış adreslere mi postalayıp duruyorum?

Bu iş de bir terslik var!.

Belki  de terslik bende!.

Açmış ağzını, yummuş gözünü bir halde ballı badem muhabbetlerine yoğunlaşmış Adem zevatına, sümen altlarında, dolap raflarında unutulmuş konu muhabbetlerini açıp duruyorum.

Benimkisi de iş mi yani!.

Değişen değer yargılarının, bünyelerinde aşırı şişkinliklere ve bulutsu bakış açılarına neden olmuş insan tiplerine, müzelik değer! vurgulaması ne anlam ifade eder ki?

İnce sazlar, yağlı, ballı laklaklar/

Dolup dolup boşalır bardaklar/.

Sen merak etme yapılır köprüler, yollar!

Elbetteki yapılır!..

Ama nereye?

(20.08.1998-Adalet gazetesi)

 

 

OLANLARDAN SİZ SORUMLUSUNUZ

Bizde tarihi değer hiç çeker değil mi?..

Öyle, öyle!..

Bakın 600 yıllık tarihi köprümüze… Ne görüyorsunuz?..

Örneği az bulunur bir sorumsuzluk örneği değil mi?..

Biz ki, tarihi değer cenneti bir ilçeyi beton cehennemine çevirmenin ustalarıyız!.. Bize köprü mü dayanır!..

Kırkavak deresini beton yalağa dönüştürenlerden 600 yıllık tarihi değer köprümüzün halini görmeleri beklenir mi?..

“Ben bir devlet memuruyum” diyerek, hizmet etme yükümlülüğünü odasında oturma ve imza atmakla sınırlayanlardan köprü konusunda ne beklenebilir?..

Tarihi eser zenginliği yağmalanıp yıkılırken, üç maymun ilgisizliğiyle seyreden bir ilçe halkından ilgi beklemek boşuna değil midir?..

“Uzunköprülü” olmak varken, “Viranköprülü” olarak anılmaya bu koşaradım gidiş neden?..

Köprünün kemerlerinden birçok taş sökülmüş… Köprüyü göz göre göre yağmalayanlar var… Bunun önlenebilmesi için köprüye gözümüz gibi bakmamız gerekiyor…

Anlamıyor musunuz?..

Köprünün kemerlerinde derin çatlaklar oluşmuş…

Acil restorasyon gerekiyor…

Önlemlerde gecikme köprünün ömrünü kısaltıyor…

Bir şeyler yapma sorumluluğu sizlerde.

Bırakın Sağır Sultanlığı…

Vazgeçin, benden sonrası tufan tavrından…

Sizler görev başındasınız ve olanlardan sizler sorumlusunuz.

Bu devlet…

Bu halk…

Sizlere, bu gibi sorumluluklarınızı yerine getirmeniz için maaş ödeyip, ayrıcalıklar sunuyor.

Görevinizi yapmak için ne bekliyorsunuz?     (04.11.1998-Adalet gazetesi)

 

 

 

SORUNLARIN ÇIKIŞ NOKTASI

Birkaç gün kar yağdı…

Peşinden yağmur ve yarı güneşli günler geldi ama, ne hikmetse bizim yollarımız da ve kaldırımlarımızda ki buzlar anca eridi.

Bu işlerde çözümler doğa koşullarına bırakılacaksa yerel yönetimlere ne gerek var?..

Bizde yerel yönetimlerin sorumluluk varlıkları para toplamakla mı sınırlı yoksa?..

Bizim yerel yönetimlerin hizmet yaklaşımlarında, Amerikayı tekrar keşfetme mantığı yürütmesi, sadece ve sadece bize özgüdür…

Amaç, uygar ve çağdaş bir kent namzeti yansımaları veren bir Uzunköprü yaratmaksa, bunun başlangıç noktasını, ‘insan yaşamını kolaylaştırıcı rutin uygulamaları yaşamın ayrılmaz bir parçası yapmak’ oluşturur. Bunun da faturası, ‘deve katır hesabı’ değildir.

Yaya kaldırımlarındaki buzlanma sorununun çözümünü doğal erimeye bırakan bir yerel yönetim yaklaşımı, sizler için belki bir eleştiri konusu yapılmayacak düzeyde olabilir. Ama küçük şeylerin büyük uygulamalara temel taşı oluşturduklarını unutmamak gerekir.

Uzunköprü’de büyük sorunlara kaynaklık eden o kadar çok ufak tefek sorunumuz var ki… Şöyle bir baktığımızda, asıl sorun kaynağının buradan çıkış bulduğunu görebilirsiniz. (09.01.1999-Adalet gazetesi)

 

 

PEYGAMBER SOPASI

Tarihi köprümüzün aydınlatılması için abartısız bir on yıl uğraştık…

Şükür ki uğraşımız geçte olsa karşılığını buldu ve köprümüz iki yıl önce ışığa kavuştu.

Bizler, geç gelen hizmetin kusursuz olacağını sandık… Bi sevindik.. bi sevindik ki sormayın. O sevinçle, ampuller ömrünü tamamladığında o devasa direklerin dımdızlak kalacağını düşünemedim… Ya da bir formül bulunur sandık.

Sizlere bir soru:

Köprümüz, geç kavuştuğu ışığını yitireli kaç yıl oldu?

Hadi sorunun da yanıtı benden gelsin:

Yaklaşık bir yıl!..

 

Bizim köprünün, -ilgisiz sahip karayolları varlığında- sahibi çoktur…

Sahibi çok olan malın kapısı talana her zaman açık olur muş.

Peki, o lambaların kaç sahibi var?..

O lambalar köprüden daha mı değerli?..

Tarihi köprünün aydınlatılmasından sorumlu olan zatı-muhteremler utanma duygunuz sinir şekilde sırıtıyor farkında mısınız?

Köprüye koyacağınız ampuller sizlere babanızdan miras mı kaldı?..

Sizin bu işinize olan ilgisizliğiniz beni sinir ediyor!..

O köprünün gündüzü ayrı bir dert, ama yok mu o geceleri…

O direklerin varlığında, yanmayan lambaları gördükçe, kalemimi peygamber sopası kılarak o kalın kafalarınıza durmaksızın vurasım geliyor!..

Ama korkarım ki, olan benim kalemime olur.         (30.01.1999-Adalet gazetesi)

 

 

KENDİNİZE SÖZ VERİN

Hızla gelişen bir bölgenin ortasında her yönden çöküşü yaşayan Uzunköprü’yü, olumsuz açılardan sık sık haber ve yorum konusu yapmak ağrıma gidiyor artık…

Okuyan ve dinleyen olarak sizler de aynı duyguyu, belki de benden daha bir yoğun duyumsayarak yaşıyorsunuzdur.

Yazan ve yorumlayan olarak benim…

Okuyan ve dinleyen olarak sizlerin, yaşanan çöküşteki sorumluluk payı deve de kulak kılı kadar olsa da, faturanın en kabarık rakamlısını bizler ödemek zorunda kalıyoruz…

Bizler çöküşün faturasını, kentleşmek yerine hızla köyleşen kasabanın yaşayanları olarak öderken, bu durumun asıl sorumluları sağır sultan çömezi gibi, sinir pişkinlik gösterileri sergilemekle zaman geçiriyorlar.

Benim, yazıp yorumladıklarım…

Sizlerin, yaşayıp yakındıklarınız…

Onlar için gazeteci abartması ve birkaç gevezenin bilir bilmez kuru lakırdısı oluyor.

Aylar önce Kültür Sitesi konusunu yazarak, “temel atma aşamasında kayıplara karışan Kültür Sitesi projesi ortak ayıbımızdır,” dedim… Kimseden tık çıkmadı.

Onca ilgilimizden bir tanesi dahi ortaya çıkarak projenin hangi aşamada olduğuyla ilgili bir açıklama yapma gereği duymadı.

Koskoca tarihi birikimi elli yıl içinde yerle bir ederek ilçeyi beton çirkinliklerle donatma becerisi gösteren zihniyet, Uzunköprü’ye Kültür Sitesini lüks görüyor herhalde?..

Organize Sanayi Bölgesi projesini de sorduk. Sonuç yine aynı oldu…

İlçenin kasaba kalıplarını kıracak olan bu iki önemli proje, temsil yeteneği yoksulu yerel siyasilerimizin ilgisizliklerine kurban gitti.

Yani, ben yazıp yorumlamaktan, sizler okuyup dinlemekten bıktınız…

Bu bıkkınlık durumunun yaşam tarzına dönüşmemesi için, önleminizi bugünden alın…

Kendi kendinize, temsil yeteneği yoksunluğunu bürokrat kuyrukçuluyla gidermeye çalışan yerel siyasetçi tipini politika çöplüğüne gömme sözü verin.(18.02.1999-Adalet gazetesi)

 

 

ÖNCE KÖPRÜYÜ GÖRELİM

Bu güne kadar yazdıklarımın bir çoğunda söz ettiğim, Uzunköprü’nün tarihi kimliğini; sorumlu kurum yöneticileri ile kimlik sorunu yaşayan bazı insanlarımızın olumsuz yaklaşımlarına karşın, günümüze taşıyan tarihi değerlerimizdendir köprümüz.

İnsanımızın acımasız ilgisizliğine rağmen, günümüze kadar ayakta kalışını, usta atanın kılı kırk yaran becerisine borçlu olan ve Ergene Nehri’nin delifişek akışlarına direnişini, destansı görünüşüyle günümüze taşıyan o tarihi değerimiz; yorgun gövdesinde oluşan çatlaklarla çöküşünün çığlıklarını yükseltiyor bir süredir.

Ben o çığlıkları yıllardır duyuyor ve yazdığım yazılarla, sağır sultan çömezlerinin kulaklarına yansıtmaya çalışıyorum. Gidinin çömezleri, sağır sultandan kalıt o kahrolası sağırlıklarıyla, siyasal aymazlıkla besleyerek semirttikleri pişkinlikleriyle bin dereden su getirmekle yetiniyorlar.

Beyzadelerin ilgisizliklerinden otuz iki dişi çürük bir şekilde sırıtan gerekçe; bilinen o ünlü “Ödenek yokluğu”dur.

Tarihi köprünün ömrünü uzatacak onarım harcaması için ödenek yok!

  1. köprü yapımı için öne sürülen gerekçede aynı.

Ülkemizde gerekçelerin nasıl bir anlayış tezgahında üretildiğini öğrenemeyen yerleşim biriminin seçilmişi ve seçmeni, sahip oldukları bütün değerleri yitirerek, atık değerler çöplüğünde ömür tüketmeye mahkumdur.

İlçemizdeki gidişin böyle bir sona doğru olduğu, son yıllarda yaşanan sıkıntıların, ekonomik balyoz olup kafalarımıza inip kalkmasından belli.

Hep yazdım ve bıkıp usanmadan yazacağım; o köprü bizim vazgeçemeyeceğimiz kimliğimiz..

O köprü, bu ilçenin geçmişi ve geleceği.

O değerin yitirilmesi demek, bizimde insanlığımızı yitirmemiz demektir.

Kaybetmeye doğuştan meyilli bu suskunluğumuz neden?

İşler artık, “Hizmet etsinler diye seçtik gönderdik.. Daha ne yapalım?” kaçış yöntemine sığınmakla olmuyor. Bunu görün artık!

Siyasal temsilin yetki ışığını yerleşim yerlerine yansıtması, seçenin, sorunlarını sahiplenerek siyasal iradeye tepki vermesine bağlıdır. Anlamıyor musunuz!

Ülkemizde yıllardır siyasi irade konuşuyor, halk dinliyor. Değişen, halkın tepe sersemi olmuş durumunun biraz daha artması olmuyor mu?

Bütün mesele, kahvehane kültürünü yansıtan toplantılarda sergilenen konuşmaların ötesine geçerek, yerel dayanışma gücünü oluşturmak ve siyasal iradenin kapısını aşındırmak. Bunu başarmak içinde öncelikle, kurum ve kuruluş yöneticilerinin önce kendileriyle ve daha sonra çevreleriyle uzlaşmaları gerekiyor.

Bu ilçe için istediğimiz “güzel şeylerin” çözüm anahtarı, sözün arkasında durmaktır.

(04.05.2000-Adalet gazetesi)

 

 

UZUNKÖPRÜ BURADA

Geçen gün sanayi sitesinde bir işyeri sahibi, “İkide bir köprüyü yazmayı bırak, birazda biraz da bizleri yaz!” diyerek sitem etti.

Küçük Sanayi Sitesi’nin geçmişi ve bugünü, fikrin olumlusunu, uygulama aşamasında olumsuza çevirme becerimizin en bariz örneğini oluşturur.

Herkesin bildiği ve benim de arada bir yazmak zorunda kaldığım, Sanayi Sitesi’nin malum durumu üzerine bundan sonra ne yazılsa, ne söylense boş. Bunun  nedeni; oluşmasına katkı yaptığı sorunların çözümüne uzak duran ticari zihniyetin, sorunların ana nedeni olduğu bir yerde, yazılan ile söylenen sinek vızıltısından öte bir anlam ifade etmez.

Sanayi Sitesinde bugün mevcut olan sorunlar, orada yaşayanların yaşadıkları yere ne kadar duyarlı olduklarının bir göstergesidir.

Sorun dağları ortasında yaşarken baktığında görmeyen gözün, tepkisini dile getirmeyen beyin sahibi yaşadığı yerde işine bakmakla yetiniyorsa, yazmak ve öneride bulunmak boşuna çabadır.

Sonra, Ne demek “Köprüyü yazmayı bırak da bize bak!”

Benim bildiğim; Uzunköprü’nün insan duyarlılığını görebilmek için, adını aldığı ve geleceğe taşıma sorumluluğunu üstlendiği tarihi köprüye bakmak yeterlidir.

Her yerleşim yeri, sahip olduğu tarihi değerlerle bilinir, anılır. Ülke genelinde Uzunköprü, Vezirköprü kadar bilinmiyorsa, yapılacak en doğru şey, bakıldığında görülmesi gereken öncelikle köprüdür.

Elbette ki öncelikle kurtulmamız gereken; çözüm önerisi getirenin ne dediğine değil de, nereden geldiğine bakma ve sahip olduğu diplomaya yoğunlaşma hastalığımızdır. Söz konusu hastalık öyle bir hastalık ki; önce bizleri, ardından sahip olduğumuz bütün insani ve tarihi değerleri kemirerek, bizleri, hızla gelişen bir bölgenin ortasında yalnızlaştırarak küçültüyor.

Koskoca bir tarihi değerin varlığında, yalnızları oynayan bir yerleşim yerinin insanı olarak bizlerin, gidebileceği tek adres; Trakya’nın sanayi cangılı.. sahip olabileceği yegane kariyerde; o cangılda işsiz kalma korkularıyla yaşamaktır.

Bu ilçede kimin ne kadar Uzunköprülü olduğunun ölçüsünü, kimliğinde yazan doğum yeri değil, yaşadığı yerin sorunlarına ne kadar duyarlı olduğu belirler.

Uzunköprü 550 yıldır burada. Uzunköprü’yü 550 yıl önce burada var eden koşulların çıkış noktası, sahip olma ve yaşama kaygısıydı.

Peki bugün değişen ne?

Artık, sahip olma ve yaşama kaygısı duymuyor musunuz? (04.07.2000-Adalet gazetesi)

 

 

KOMŞUYA ÇAĞRI

Komşumuz Yunanistan ile 19 Ağustos depremi sonrasında başlayan –aman nazar değmesin!- dostluk havası sürüyor. Tarihsel ve siyasal düşmanlık körüklemelerine rağmen süren dostluk havasından payımıza, sınır komşusu olduğumuz için destek verme payı düştü.

Bildiğim kadarıyla, Belediye Başkanı Ömer Kuldaşlı’nın, dostluğa destek payını omuzlayarak, yerelden ulusala taşıma yönünde girişimleri mevcutmuş! Mevcutmuş diyorum çünkü, söz konusu “girişimlerin” nasıl bir aşama izleyeceği bilgisi bana henüz ulaşmadı.

Çevre yerleşim yerlerinde bu tip girişimler başlatılırken, yönetimler öncelikle basın kuruluşlarını bilgilendirir. Kamuoyunun aydınlatılması için basın gelişmelerin merkezinde bulundurulur. Bizimkinin! Kendini anlatmak diye bir kaygısı olmadığı için, elinden geldiğince basından uzak durmaya çalışır ve basını, söylenti bataklığında söylenenin doğru yanını bulmak zorunda bırakır.

Bu bir “anlayış sorunudur” Bu yazıda söz konusu etmek zorunda kaldığım “anlayış sorunu” da belirli bir siyasal kültür biriminden beslenmediği için, fazlada ciddiye almamak gerekir. Neyse, geçelim!

Yine bildiğim kadarıyla, çıkış noktasını, kilisenin restorasyonu konusunun oluşturduğu “dostluğa destek” girişiminin, kardeş şehir ayağının kurulması için, kilisenin fotoğrafları çekilerek karşı tarafa iletilmiş!.

Görünüşte güzel bir başlangıç olan bu girişimin, kilisenin bugün sahip olduğu görüntülerin varlığında, olumlu sonuç verme olasılığının sıfıra inmesi doğaldır.

Bugüne kadar gerçekleştirilen cümbür cemaat yaftalı uygulamaların, başımıza ne dertler açtığını görmeyen gözün, onca uyarıya rağmen duymayan kulağın, şipşak çözümler üreten masal kahramanı pozlarında ortalıkta gezinmesi, siyasi palavralarla şişirilmiş hayatları yaşayan bizler için inandırıcı olabilir. Farklı bir hayat boyutunda gezinen “komşu” için aynı tavrı beklemek, bana göre, hayal görmektir.

“Komşu”yu kilise restorasyonunda yardıma çağırırken, “sen üzerine düşenin ne kadarını yaptın?” diye sormazlar mı adama.

Kilise tarihi bir yapı.  Tarihi olduğu belgelenmiş bir yapının çevresi, o yapının sahip olduğu değere göre düzenlenir. Yapının içerisi yağmacılardan korunarak, temiz pak tutulur. Sen bunları yaptın mı ki, komşunu “gel, bu yapı senin geçmişin. Yardım et de düzenleyelim!” diyerek yardıma çağırıyorsun.

Komşu, çağrına uyarak kalkıp gelse… O ünlü misafirperverliğimiz ne olarak anlaşılır, bunu hiç düşündün mü? (05.05.2000-Adalet gazetesi)

 

YOLSUZ ÜLKE

Bakanlıklardan Valiliklere, Valiliklerden Kaymakamlıklara bir genelge yoğunluğudur sürüp gidiyor. Bu yoğunluğa bakanda işlerin tıkır tıkır işlediğini sanır.

Elbetteki, genelgeler bürokrasi trafiğini tamamlayarak, yazılı kayıt yolculuklarını sonluyorlar sonlamasına da.. iş uygulama yani, halka hizmet olarak yansıma aşamasına gelince, genelge havada buhar olup çıkıyor.

Örneğin; gürültü yasağıyla ilgili genelgeleri hatırlayalım. Genelgelerin basın duyurusu bize gelir, biz haber yapar yazarız, vatandaş okur yada pek azı okur ve genelgelerin buhar olup uçma serüvenleri yaşanmış olur.

Toplum hayatımızın olmazsa olmaz koşulu olan yasal düzenlemeler, uygulama aşamasında, neden buhar olup uçar peki?

Bu sorunun yanıtı; yaşamdan ne anladığımıza bağlıdır.

“Öylesine takılıyoruz!” görüntüsü verdiğimiz çağın “İletişim çağı” olmasına karşın, bir türlü öğrenemediğimiz derstir, yaşamın atan yürekle bir anlam ifade ettiği dersi.

Yaşadığı hayatın, yanı başında atan yürekle bir anlam ifade ettiğini öğrenemeyen insandan çevresine duyarlı olmasını, insan için iyi olan ile kötü olanın ayrımına varmasını beklemek yapılacak en son şeydir.

Bizlerinde ömrü, işte bu son şeyi beklemekle geçip gidiyor.

Siyasetçi bekliyor, Oda ve dernek temsilcisi bekliyor, vatandaş bekliyor.

Toplumun bütün kesimlerinin beklemede kaldığı bir ülke düşünün..

Elbetteki toplumsal yapıyı oluşturan bütün insanların aynı düşünceyi benimseyerek, aynı gelişme kulvarında yürümelerini beklemek anlamsızdır. Benimde böyle bir görüşü savunmam söz konusu değildir.

Benim savunduğum; öykünmeyi bile beceremediğimiz çağdaş demokrasilerin kıyısından, köşesinden tutunmamızı sağlayacak olan ve dünden bugüne yazılı olarak kalan yasal düzenlemelerin insan hayatına yansımasının sağlanmasıdır.

Öncelikle, dönüp yaşadığımız yere bakalım. Sahip olduğumuz görüntülerin varlığından kimsenin hoşnut olduğunu sanmıyorum.

Ama var olan gerçek, bugün sahip olduğumuz görüntülerin, bizlerin bir arada yaşama sakarı olmamızdan kaynaklandığını unutmayalım.

İyisi mi gelin, yaşadığımız yerde bir yerlerden başlayalım.

Başlangıcı nereden mi yapalım?

Bence en doğrusu köprüden başlamak.

Köprünün kuruluşuyla başlayan; bu topraklar üzerinde var olma serüvenimiz, işe köprüden başlamayla ivme kazansın.

Asli görevi, ülkenin yol durumu olan ve günümüzde görevini ne kadar layıkıyla yerine getirebildiği, yollarımızın içler acısı durumuyla ortada olan Karayolları’nın gözetimine verilen tarihi köprümüzü, baskı grubu oluşturarak, bu kuruluşun “üvey evlat” gözetiminden kurtaralım.

Eğer bir an önce bunu yapmazsak, Karayolları kuruluşu varlığında “yolsuz ülke” durumuna düşen ülkemizin yazgısını yaşarız. (06.07.2000-Adalet gazetesi)

İZ BIRAKMAK

Köprünün bakım onarım konusunu ağırdan alanlar.. bu yazılanlar sizler için: Bir an önce, köprü konusuna koltuk üstü bakışı bir kenara bırakarak, gelin gelişmeleri yakından izleyin.

Tarihi köprünün sahip olduğu değer zenginliği, ilgisizliğinizin neden olduğu çökme sürecinin başlangıç noktasında bulunuşu; konuyu yakından incelemenizi ve gecikmeksizin önlem almanızı gerektiriyor çünkü.

Bir çok sorunumuzun çözümünde işi “çek,çak” boyutunda tutarak, çözümleri hafıza kaybımızın aşındırmasına bırakabilirsiniz. Ama iş köprü konusuna gelince, sizin “çek, çak”ınız benim yazma eylemimin ateşleyicisidir.

Koskoca bir tarihi değer, bakım onarım ihtiyacını gövdesinde meydana gelen çatlaklarla gösterirken; üretilen tutarlı gerekçeler bile anlamsızlaşır. Kaldı ki, köprü konusunda sergilenen tutumun tutarlı hiçbir gerekçesi olamaz.

Tarihi değer olarak hiçbir zaman gereği gibi sahiplenmediğiniz köprümüz için yapılması gerekenlerin bolluğunda; gören gözün körünü, konuşan dilin dilsizini, duyan kulağın sağırını oynamayı yeğleyerek seyretmenin sonucu ortadayken; hala gerekçe üretmeye yeltenenleri adlandıracak söz bulmakta gerçekten zorlanıyorum artık.

Yaşamak, para kazanmak ve hayatı midesel tepki verme süresi olarak anlayarak “geldik, gidiyoruz’” diye özetlemek değildir.

Eğer hayatı böyle anlamayı sürdürürsek, insanlık gelecekte, varlığımıza dair izler bulmakta bir hayli zorlanacak demektir. (19.08.2000-Adalet gazetesi)

 

YETSİN ARTIK

Köprünün tarihi dokusuna yamanan ve sözüm ona adı “fabrika!” olan o insan çirkinliği, ne zaman sökülüp atılacak?

Yıllardır yazdıklarımda temel çıkış noktası olan bu soruyu bu güne kadar yanıtlayan birisi çıkmadı. Bu yazı sonrasında çıkar mı acaba?

Yıllardır yazarak sorduğum ve yanıtını hiçbir zaman alamadığım, o kadar çok soru var ki.

Köprü bu soruların en baba olanıdır.

İkide bir sorup duran yazılar yazmam bu yüzdendir.

 

Yaşayanı olma çabası gösterdiğimiz bu çağda en inandırıcı anlatım yolu, insanlığın ortak mirası olan tarihi değerlerin sahip oldukları görüntülerdir.

Yaşadığımız yere adını veren tarihi köprümüz utanılacak durumdayken, ortak hayatımız ile ilgili olarak söylediğimiz tüm süslü sözler kaç çeker?

İlçemiz hakkında üretilen onca beylik söylem, var olan görüntünün gerçekliğinde palavraya kadar inandırıcı olabilir ancak.

Tarihi köprümüzün bugün sahip olduğu görüntü, bizim ne durumda olduğumuzu anlatıyor.

Ağızlardan çıkan yaldızlı sözler, köprünün çirkinlik kuşatmasında çürük çarık laf salatasına dönüşüyor artık.

Var olan görüntünün en güçlü nedeni olarak; çöken her tarihi yapıyla kurumsal yapısı çökmek yerine plastiğe dönüşen, sahip olduğu vurdum duymazlıkla tarihi yapıların buldozeri olan “Koruma Kurulları”nı gösterebiliriz.

Ki yapılan budur.

Yetsin artık ama.

 

KÜÇÜK ÇEŞME

Yaklaşık 15 yıldan beri Sait Bayraktar sokağından gelip geçerken yüreğim sızlayarak seyrederdim tarihi küçük çeşmeyi.

Dün sokaktan geçerken, gözlerim tarihi küçük çeşmeyi aradı. Yıllardır yarı yıkık bir halde görmeye alıştığım ve korunması gerektiği yönünde yazılar yazdığım çeşme yerine bu kez gördüğüm; çirkin mi çirkin kocaman bir insanlık ayıbının sırıtışıydı.

Sait Bayraktar sokağının bir köşesinde yıllardır yarı yıkık bir halde zamana direnerek ilgi bekleyen çeşme, geride, daha önce orada var olduğuna dair en küçük bir iz bırakılmadan yok edilmişti.

Yakın geçmişin tarihi çeşme zengini Uzunköprü’de daha önce yok edilen onlarca çeşme gibi, Sait Bayraktar sokağının küçük çeşmesi de, ilçeyi betonlaştırma çılgınlığına kurban gitmişti.

Öncekiler gibi, o tarihi küçük çeşmeyi görmeyen gözler, duymayan kulaklar bu kez de görmediler, duymadılar. Ve korkarım, körü ve sağırı oynama durumumuz, tarihi eser namına köprüden gayrısı kalmayana dek sürecek.

Tarihi olanın, ilgilisine, ilgisizine fena halde battığı bir ilçede de farklı bir tavır beklemek aptallık olur.

Ne yapayım; ilçe içinde bir parça toprak görünce betona dönüştürmek anlayan akıllı! bolluğunda benim payıma da tarihi olanı savunma aptallığı! düşmüş.  (03.10.2000-Adalet gazetesi)

 

 

TELLİ ÇEŞME

Telli Çeşme, hayatı anlama ve yaşama fakiri olma inadımızın günümüzde buldozere dönüşümünün yok ettiği çeşmelerimizin günümüze kalabilenlerindendir.

Sorsak ilçe halkının küçüğünden büyüğüne, tamamı; “Telli çeşmenin varlığından mutluluk duyduklarını ve korunması gerektiğini” ifade eder.

Oysa gerçek böyle midir?

İlçenin ortasında bulunan Telli Çeşme, hilkat garibesi bir anlayışla yapılan çevre düzenlemesi kuşatmasında görünmez durumdadır. Mahalle aralarında bulunan tarihi köprüyle yaşıt diğer çeşmelerimiz de çer çöp içindedir.

İsmin değiştiği, anlayışın değişmediği yerel yönetimlerin, tarihi olanı koruma konusunda bildiklerini okumaları.. yurttaşlık bilincinden yoksun insanımızın da “bana neciliğe” sarılarak yağmayı seyretmeleri, tarihi çeşme zenginliğimizin hızla azalmasını bir kat daha hızlandırıyor.

Yıllardır söylenen ve yazılan onca söz ve yazıya karşın, ulaşabildiğimiz nokta, ilçe merkezinde bulunan Telli Çeşmeyi çirkinliklerle kuşatarak, düzenleme sakarlığıyla hilkat garibesine çevirmedir.

Çağdaş ve uygar olmakla övündüğümüz bu çağda, geçmişle bugünü karşılaştırdığımızda övünmemizin hava cıva olmaktan öteye geçmediğini görebiliriz.

Benim beklentim, bunu görenlerimizin sayısının artması ve değer bilincimizin sorgulanmasıdır.  (08.11.2000-Adalet gazetesi)

 

 

UZUNKÖPRÜ’NÜN ŞANSINI SEVEYİM

Ben Uzunköprü’nün şansını seveyim!..

Tam da ilçe için bir şeyleri başarmanın doyumsuz tadını yaşamak isteyenlerin sayısı, birkaç kişiden birkaç yüz kişiye doğru tırmanışa geçmişken; memleketin başına, kafasına Anayasa kitabı fırlatılan Başbakan faciası geldi.

Ne güzel.. nur topu gibi projelerimiz vardı oysa!..

Onları, yerel dayanışma mamasıyla besleyerek, Ankara yoluna salacak, dönüşlerinde getirdikleri “Çakmak Barajı, Organize Sanayi Bölgesi, Yeni Çevre yolu köprüsü” isimli gürbüz gelin kızları bağrımıza basacaktık.

Kim bilirdi ki, bütün bunlar başımıza gelecek.. bizim, gürbüz gelin kız projelerimiz, dalgalı kur domuzuna kapılıp yoldan çıkacak!

Dedim ya.. ben Uzunköprü’nün şansını seveyim!

Yani, bu şansla, gökten yağan çiçek Uzunköprü’nün başına taş olarak düşer korkarım.

Bu arada, olan garibim köprüye olacak.. olup bitenin gümbürtüsünde çöküp gidecek ve tarihe, “kafasına Anayasa kitabı fırlatılan Başbakan faciasının neden olduğu ekonomik sarsıntı sonucu çöken köprü!” olarak geçecek.

Ne alakası var? Derseniz!..

Hani 2. köprü yapılacak ve tarihi köprü gezi yolu olarak emekli edilecekti ya.

Boşuna dememişler; “Sona kalan dona kalır” diye.

Biz, birlik ve beraberlik konusunda sona kaldık ve elbette ki, şansımızın desteğiyle nasihat aldık.

Şimdi, biz aldığımız bu nasihatın enini boyunu hesaplarken; bir zahmet, yaşadığımız yeri sevme duygumuzu da gözden geçirelim. (26.04.2001-Adalet Gazetesi)

 

KİLİSE

Geçen gün, ilçenin Eski Rum Mahallesi’nde (Muradiye)  bulunan tarihi kilisenin son durumunu görmeye gittim. Gördüğüm, içler acısı görüntülerdi.

O kilise, bu ilçenin sahip olduğu ve yaşayanlarının koruma zahmetine katlanmadığı için sayıları hızla azalan tarihi değerlerinden biri.

O değer, bu çağda o görüntüleri hiç mi hiç hak etmiyor.

Ayıp ve utanma diye bir şey var. Bu kavramlar bizler için bu kadar mı anlamsızlaştı?

O değerin sahibi, Uzunköprülüler adına belediye.

Kiliseye baktım da, mal sahibi kör, sağır ve dilsiz. Malın gerçek sahibi olan ya bizler?

O kilise bir tarihte şahıs mülküydü. Yürüttüğüm yorucu haber ve yazı takibi sonucunda kilise Kültür Bakanlığı tarafından kamulaştırılarak belediyeye devretti.

Bunu, koruyup kollasın diye yaptı.

Belediyenin, kamulaştırma tarihinden bugüne kadar tüm yapabildiği, kilisenin yağmacılar tarafından harabeye dönüştürülmesini seyretmek oldu.

Kilisenin kamulaştırılarak çok amaçlı Kültürevi yapılması için tam on yıl yazdım. Hala da yazıyorum.

Dile kolay, tam on yıl.

Gelinen nokta, kilisenin harabeye dönüştürülmesi.

Yıkanlara düz yollar, yapanlara yokuşlar üretildiği bir ülkede biliyorum ki, tek dayanak, inatçı olmak.   (04.07.2001-Adalet Gazetesi)

 

 

 ŞİMŞEK: PROJELER TAMAM, BEKLENEN PARA

DSP Edirne Milletvekili Şadan Şimşek, dün gazetemizi ziyaret etti. Şimşek, ziyareti sırasında, yatırım rakamlarını masaya yatırarak ziyaret süresini tamamlamayı yeğlerken,biz sorunlardan tombullaşan ilçe gündemi kafamızda bir süre kendisini sessizce dinledik.

Dinlediklerimiz arasında, Yeni Köprü bağlantılı Çevreyolu, Çakmak Barajı, Yüksekokul İnşaatı gibi ilçe gündemini tombullaştıran konular vardı.

Can kulağıyla dinleyerek anladığımız kadarıyla, bu konular proje olarak kağıtlarda, çözüm olarak kafalarda, hizmet olarak uygulanmaları da krediyi bulma da.

Yani…

Proje var…

Uygulama yönünden çaba da var…

Ama, para yok!..

Şimşek iddialı:

“Para bulunacak!” diyor…

Şimşek’in inancından gaz almaya çalışarak ben de inanmak istiyorum…

İnanmak için kendimi zorluyorum…

Yararsız!..

İnanma çabama belki yardımcı olur diye:

“Köprü, diyorum, köklü bir onarım istiyor.”

O bana:

“Devecihan’dan, Edirne Saraylarına ayrılan ödeneklerden” söz ediyor.

“Kilise, diyorum, o hala Edirne saraylarında takılı durumda.

“Kültür Bakanlığı siz de, şu Kültür Sitesi sorunumuzu da bir ele alsanız,” diyorum…

Herhalde yorgunluktan olacak, o bizim matbaanın karşısında ki Tekel Eski Binası’nı göstererek:

“Yavaş yavaş yapılıyor,” diyor.

Anladığım kadarıyla Uzunköprü, Şimşek’in bir şeyler yapma çabasına karşın daha çooook bekleyecek.

Bir ara, Şimşek’in, üzerinde önemle durduğum köprü ve kilise gibi konuları not ettiğini gördüm.

Buna sevinebilirdim…

Söz ettiğim konular, cam tabure üzerinde duran bir kağıt parçası yerine, ajanda ya da iler tutar bir not defterine yazılmış olsaydı eğer.

Ama yine de Şimşek’in, İlimen ile Ertürk’ün hayalet varlıkları arasında bizim için belirgin bir yeri var…

Bir şeyler başarma çabasına saygı duyduğumuzu vurgulamak isterim.

Mustafa İlimen ve Ahmet Ertürk mü?..

Onlar bizim gözümüzde hala Rozet Milletvekilidirler.

Bunu ben değil, halk söylüyor.         (07.07.2001-Adalet Gazetesi)

 

 

KÖPRÜ KİME EMANET

Koruma ve kollama sorumluluğu, asıl sorumluluğunu ne kadar yerine getirdiği karayollarımızın içler acısı durumundan belli olan, Türkiye’nin en hantal kuruluşu karayollarında bulunan tarihi köprümüzün orta yerinde oluşan açılmayla, pek yakında ortadan ikiye bölünüverecekmiş gibi bir görüntü vermesine karşın, bu durumdan benden başka kaygı duyan yok gibi…

Yok gibi… çünkü yazdığım yazının bir sonucu olarak geçtiğimiz günler içerisinde Edirne’den ilçemize gelen birileri, köprüde yaptıkları incelemeler sonunda öyle yazdığımız gibi köprüde tehlikeli açılmalar ve çatlaklar olduğunu görememişler.

Haklılar!..

Ben yazacak bir şeyler bulamadığımdan sürekli köprüyü yazıyorum zaten!..

İlçe halkının duyarlı duyarlı kesimi de benim gazıma gelerek köprüde açılmalar ve çatlaklar varmış gibi görüyorlar!..

Köprünün tam orta yerinde deve sırtı benzeri her gün biraz daha kabaran şişkinlikte gazdır!..

Aydınlatma lambaları da her gece ışıl ışıl yanıyordur!..

Adamlar uzman…

Bakışları da uzman bakışı!..

Ya biz?..

Sağır sultanlar ülkesinde hayali kahraman gazman…

Kokarım onlarda bu uzman bakışı…

Yöneteniyle ve yönetileniyle Uzunköprü halkında bu hazır bulmuşluk anlayışı var oldukça…

Tarihi köprünün çökmesi kaçınılmazdır.

İşte o gün…

Köprünün durumunu görmeyen uzman kafasının…

Köprünün tarihi değer kimliğini sahiplenmeyen Uzunköprülülük sevgisinin sonuçlarını acı bir şekilde hep birlikte görmüş olacağız.

Yakın gelecekte bunları yaşamamak için, gelin artık köprüyü görelim ve gösterelim.

(30.07.2001-Adalet Gazetesi)

 

 

NEREYE KADAR?

Uzunköprü’ye parklar, bahçeler yapılıyor ne güzel…

Kaldırımları genişletiliyor…

Yolları genişletilerek, uygun olanları bulvarlaştırılıyor…

Katlı otopark..

Göç veren kasabaya dev belediye binası…

***

Bu yapılanlar yakın gelecekte çağdaş bir kent yaratmaya yönelik ilk adımlar gibi…

Benim anladığım bu yönde…

Uzunköprü’nün yarınıyla ilgili taleplerimin bir bölümünün bu yönde olduğu için seviniyorum…

Ama sevincim buruk…

Nedeni…

Tarihi değerlerimizin hali…

Tarihi değerlerimizin ilgisizlik kaynaklı halleri yapılanları gölgeliyor gibi…

Mesela eski Askerlik Şubesi …

Sahi…

Ne olacak o binanın geleceği?..

Bütün söyleyebileceğiniz…

Ekonominin hali mi yani?..

***

Bir ülkeyi yücelten saç ayağının ayakları üçtür…

Bunlar…

Siyaset, ekonomi, kültür…

Ülkemizde bunlar…

Politikacı tarafından edilmiş mundar…

Bunca olumsuzluktan sırıtan gerçek…

Her şeye bir gerekçemiz var…

Ve…

Yanıtını arayan soru…

Nereye kadar?…                    (01.08.2001-Adalet Gazetesi)

 

 

 

O KÖPRÜ ÇÖKECEK

Edirne’de, Edirne Sarayları restore ediliyor…,

Çalışmalar tamgaz…

Bir bakıyorsunuz başlanmış…

İkinci kez baktığınızda görüyorsunuz ki bitirilmiş…

Ne güzel…

Güzeller güzeli ülkemize başkentlik yapmış, tarihi doku zengini Edirne’ye  de yakışan budur…

Bu gelişmeler Edirne adına güzel de…

Bizim halimiz ne olacak?..

Yani Uzunköprü’nün?..

Saraylarımız yok…

Onlar tarihi değer kıyıcılığımızla çoktan sizlere ömür…

Geriye kalan bir köprümüz…

Birde birkaç çeşme…

Özgürlük heykelimiz…

Onların da bu ilgisizlikle bizlere ömür oluşları yakındır…

***

Yıllardır kaygılarımızı yazdık, söyledik…

Hala da yazıp, söylüyoruz…

Aldığımız karşılık “cek.. cak…”

…cek’leriniz… cak’larınız öyle bir beder gerekçe ki…

Kör bir yıkıcılıkla köprüye oluyor buldozer.

***

Bir kez daha yazıp, söylüyoruz…

O köprü çökecek…

Yakından bakınca o tehlikeyi göreceksiniz…

Yükselttiği çığlığını kesin duyacaksınız…

***

Popolarınızı kaldırıp gelemezsiniz ki…

Gidinin sağırları…

Gidinin körleri..

Gidinin kafası kalınları…

Gidinin mıymıntıları…

Topunuzun köküne kibrit suyu.           (10.09.2001-Adalet Gazetesi)

 

 

YAZIKLAR OLSUN

Tarihi köprüden her geçişimde gördüğümden utanıyorum…

Utanmam kendi adıma değil elbette…

Çünkü ben köprüye hiçbir zaman ilgisizlik kazma küreğiyle yaklaşanlardan biri olmadım…

Utanma nedenim…

Uzunköprülü olmayı sadece sadece cep ile mideyi doldurmak anlayan… ilçenin tarihi değer zenginliğinin korunarak geleceğe taşınmasına katkı yapmaya gelince körü, sağırı ve dilsizi oynamayı anlayan insan çoğunluğumuzun sergiledikleri bu ilgisizlikleriyle köprü için asıl tehlikeyi oluşturmaları…

Yazılan onca eleştirel haber ve yazıya rağmen, asıl zenginliğimiz olan tarihi değerimizi çökmeye terk eden ilgili kurumların duyarsızlıklarıyla köprü için buldozerleşmeleri…

Utanıyor ve üzerinize alınmayla ilgili her hangi bir tepki göstermediğiniz için yazıklar olsun diyorum.

Evet…

Sergilediğiniz bunca duyarsızlık için yazıklar olsun…

O tarihi değeri dünyaya tanıtmak yerine bir bölümünü toprak altına gömene… bu ayıba sessiz kalarak ortak olana…

Çevresine fabrika ve benzin istasyonları yapımına onay verene..

Çevre düzenlemesi girişiminde sakarlaşarak bir bölümünü yalakla kuşatana…

Geniş boyutlu bir restorasyon gerekmesine rağmen bunu yapmayarak köprünün çöküşünü hızlandıran ilgili kurum temsilcilerine…

Kimliğine sahip çıkmayan ilgili ilgisiz Uzunköprülülere…

Yazıklar olsun!..

Emin olun ki…

Köprü konusunda ki duyarsızlıklarınızı hedef alan eleştiri bombardımanı bu yazıyla bitmeyecek…
Tarihi köprümüzün yıkım fermanını  duyarsızlıklarıyla imzalayanların ense köklerini…

Bu duyarsızlıkların sonuçlarını görmezden gelen ilgililerimizin gül hatırlarını hedefleyen daha çok yazı var sırada.     (27.09.2001-Adalet Gazetesi)

 

 

HIYANET!

Sorun kuşatması ortasında giderek yaşanılmaz hale gelen ortak hayatımızla ilgili söylem zenginliğimiz fili deve yapma konusunda oldukça başarılı bir grafik izliyor!..

Her olumsuz duruma ve çözüm bekleyen soruna sözlü kılıf üretme becerimiz, tepki verme konusunda söylem zenginliğimizin çeyreği kadar başarılı olsaydı eğer, ortak hayatımızın bu günleri eskiyi aratır durumda olmazdı.

Çözümü dayatan konu, kültürel ve tarihi değerlerimizin durumu mu?..

Çekersin söylemin esaslısını olur biter…

Veya, siyasal çözümlerin devreye sokulması mı?..

Yöntem yine aynı…

 

Lafla peynir gemisi yürümez   diyen ve bunu ikide bir tekrarlayan bizler… her işi lafla başlatıp bitirme çabası gösteren yine bizleriz…

Ne yaman çelişki değil mi?..

Genelde de, yerelde de durum aynı…

Örneğin…

Uzunköprü’de mevcut bütün kurum ve kuruluş temsilcileri tarihi köprümüzün başlı başına bir değer olduğunun bilincindedirler!..

Bu durum o tarihi değeri koruma ve kollama konusunda söylem boyutunda kalıyorsa -ki öyle- bu yaklaşım o değeri dinamitlemekle aynı anlamı taşır.

Ortak değerler konusunda birinci derecede sorumlu durumdayken sorumsuzu oynamak ve yapılanı lafla geçiştirmek hıyanetin in büyüğüdür.

Hıyanetin bu şeklini işlemeyi alışkanlık haline getirenler bu gün için olmasa da gün gelir bunun hesabını vermek zorunda kalırlar.

Bu satırlar o sürecin yazılı tutanağıdır.     (28.09.2001 -Adalet Gazetesi)

 

SANAYİLEŞMENİN ASIL ANLAMI

Uzunköprü’de insan yaşamını  tehdit eden…

İlçenin bugünü ve geleceği için  yaşamsal öneme sahip olan verimli toprak zenginliğimizi çölleştiren…

Son yıllarda bütün yaşam alanlarında adım başı karşılaşılan çevre kirliliği konusunda Ergene’ye yoğunlaşınca, bizim Lişko Deresi’ni gözden kaçırdık sanırım.

Oysa Lişko Deresi çevresindeki verimli tarım alanlarıyla, yukarı bölümlerinde yer alan Bülbül Göleti’yle, kıytırık arıtma tesisli fabrika yoğunluğuyla, ilçenin bugünü ve geleceği için çok önemli bir yere sahip.

İşte bu yüzden, Lişko Deresi’ni gözden uzak tutmamalı.

Birinci sınıf tarım toprakları üzerine kurulan altyapısız sanayileşme çılgınlığının başımıza bela ettiği Ergene Nehri’ne bakarken arada bir Lişko Deresi’ne de gör atmamız gerekiyor.

Sonra… Lişko Deresi benim eleştirel habercilik anlayışımın ilk göz ağrısı konulardandır.

Yakın geçmişte, arıtma tesisleri yokluğuna dair yazdıklarımın bir yansıması olarak fabrikalara kesilen para cezalarını ve fabrika sahiplerinin af için koşuşturmalarını…

Bilmem kaç kişiye iş olanağı ve ülke ekonomisine katkı sağladıkları övüncüyle istedikleri gibi üretme özgürlüğüne  sahip olduklarını sanan fabrika sahipleri ile zarara uğrayan çiftçilerin mahkemeleşmelerini unutamam.

Ne yazık ki… bizde geçen yıllar mevcut soruna kalıcı çözümler bulunması yerine, sorunun sorun dağları doğurmasını sağlıyor.

Ergene Nehri’nde de, Lişko Deresi’nde de durum böyle.

Bölgede sanayileşme çevre için yakıp yıkıcı özelliklere sahip bir şekilde yoluna özgürce devam ederken, bölgemizde ve ilçemizde her adımda bir çevre felaketiyle yüzleşmek kaçınılmaz hale geliyor.

Artık anlaşılması gereken gerçek, sanayileşmenin asıl anlamının, hayatı kolaylaştırmayla ilgili olduğudur.      (04.11.2001-Adalet Gazetesi)

 

 

YAZMAYA DEVAM

Sahipsiz malın sahibi çok olur muş…

Uzunköprü’nün her metrekaresiyle bu sözü doğrulaması, bizlerin kendi elleriyle yazdığı alınyazısı gibi…

Örneğin, tarihi çeşmelerin gerçek sahibi, hantal Koruma Kurullarından önce ilçe halkıdır…

Malın sahibi burada…

Hani, mal nerede?..

Nerede tarihi çeşmelerimiz?..

Malının değerini bilmeyen mal sahibi bolluğunda, bir çoğunun yerlerinde beton çirkinlikler yükseliyor…

Ya kalanların geleceği?..

İlçenin sahipsiz kalan mal yazgısı değişmedikçe, onların akıbetleri de diğerleri gibi olmayacak mı?..

12 yıl önce tek fotoğrafladığım tarihi çeşmelerin bir bölümü geçen zaman içerisinde yok edildi…

Uzunköprü’de sürdürülen bitmez tükenmez tarihi eser katliamını yüzlerce kez yazdım ve hala yazıyorum… Katliamın boyutlarında değişen pek bir şey olmasa da, ben bıkıp usanmadan yazıyorum, yazacağım da…

Yalnız önceleri sağır sultanlara yazıyordum… Artık hayırsız mal sahibine de yazıyorum…

Peki, bu kez değişen bir şeyler olacak mı?..

Nasıl yaşaması gerektiği konusunda, kendisine soru sorma zahmetine bir türlü katlanmayan insana ne yazsan boş!..

Her geçen gün derinleşen ve genişleyen o boşluğa rağmen, yine de yazmaya devam!..

Bu duyarlık ben de oldukça el mahkum… (11.11.2001-Adalet gazetesi)

 

DAHA NELERİN YAŞANMASI GEREKİYOR?

Yıllardır yazılanlara karşın, tarihi köprü konusunda değişen bir şey yok.

İlgili kurumların koltuklarında oturanları, tarihi köprüde meydana gelen tehlikeli gelişmelere karşı hala kör, sağır, dilsiz.

Yıllardır yazılanlara arada sırada göz attığımda, anlatım yönünden açık ve net olduğunu görüyorum. Ama yetmiyor.

İlgili kurumlar, kurumsal olarak var. Kafa ve vicdan olarak yok olunca, yazılan gerçek kime ne anlatır.

Onlar ne kadar anlamaz davransalar da, yazılan gerçek buhar olup uçmuyor. Aksine, boyunlarına birer utanç yaftası gibi asılı kalıyor. Onlar, boyunlarındaki yaftaların ağırlığını, enine genişleyen bedenlerinin hantallığından algılamasalar da, geçen zaman bu ayıbın kaydını tarihe düşüyor.

Benim, döne döne yazma inadım bundandır.

Ve derdim; onların ayıplarının ortağı olmamaktır.

Ya siz, Uzunköprülüler?

Bu, sorumluluklarını yerine getirme özürlü ilgili zevat ile ayıbı paylaşma ortaklık sözleşmesi mi imzaladınız?

Köprü konusunda suskunluğunuz bu yüzden mi?

“Ekonomik krizden feleğimiz şaşmış, kim bakar köprüye “mi diyorsunuz yoksa?

Geçmişe bakarak bugününü görmeyenin, gelecek hesabı tutmaz.

İşte bu yüzden, hesaplarınız hep yanlış çıkıyor.

Bunu anlamanız için daha nelerin yaşanması gerekiyor?.

 

 

KURTULUŞTAN KOKUŞMAYA!..

18 Kasım 2001 Pazar günü Uzunköprü’nün işgalden kurtarılışının 79. Yıldönümü kutlanacak…

İlçe halkı için kutlu ve mutlu olsun dileğimi kocaman puntolarla yazmak isterdim eğer, Atalarımızın kanı ve canıyla kurtardığının içine ederek, kurtuluştan kokuşmaya varılmış olmasaydık eğer.

Günümüzde giriş çıkışları kokudan geçilmeyen… insan yaşamı solunum rahatsızlıklarıyla tehdit edilen Uzunköprü’nün, beton rezilliklerle boğazlanmış Cumhuriyet Meydanı’nda kurtuluş üzerine yine nutuklar atılacak.

Ergene nehrinden yayılan feci koku burun deliklerini doldururken ilçe halkı, atılan nutukların yaşanan gerçekliğin sırıtışında bir kurtuluş gününü daha yaşamış olacak.

Büyük olasılıkla tarihleri değiştirilmiş olan konuşma metinleri Cumhuriyet Meydanı’ında yankılanırken, halk yine tarihi köprünün içler acısı durumunu görmeyecek… yer altında gömülü olan bölümün varlığını hissederek yüzleri kızarmayacak… buna karşın, tepeden tırnağa Uzunköprü emanete hıyanet etmenin acı örneklerini kör kör parmağım gözüne yansıtırken, dile getirilen dilek ve temennilerin kuyruklu yalan olduğu gerçeğini hiçbir güç değiştiremeyecek.

Evet…

Uzunköprü’nün işgalden kurtarılışının 79. Yıldönümü kutlanıyor.

İlçenin mevcut görüntüsünden sorumluluk duymayanlara kutlu olsun.

(17.11.2001-Adalet Gazetesi)

 

 

DURDURUN ŞU ÇILGINLIĞI

İlçemizin Muradiye mahallesindeki tarihi kilisenin harabelikten kurtarılarak, din turizminin ilçemize akışını sağlayacak tarihi değer görüntüsüne kavuşturulması için yaklaşık 10 yıldır yazıp duruyorum.

10 yıldır yazılanın karşılığı, kilisenin Kültür Bakanlığı tarafından kamulaştırılarak belediyeye devredilmesi oldu. Bu gelişme başlarda müthiş sevindirmişti beni.ama süreç içerisinde belediyenin, yapılması gerekenleri “düşünce aşamasıyla” sınırlı tutması ve bu tavrının hala sürmesi, beni “keşke kamulaştırılmasaydı!” deme noktasına getirdi. Çünkü, tarihi kilise şahıs kullanımındayken hiç olmazsa korunuyordu.

Ya bugün?..

Tarihi kiliseye bir kapı bile koyma zahmetinde bulunmayan belediye sayesinde, yağma dönemlerinden kurtarılanlar bugün yitirilmiş oldu. Tarihi değer kaygısı duymayan bir halkın varlığında, o değerleri koruyup kollaması gereken kurumlarında bilinçsiz insanın yok etme çılgınlıklarına göz yumarak destek vermesi ne acı. Oysa bu topraklar üzerinde var olan bütün tarihi değerler bizim ortak değerimizdir.

Bu topraklar üzerinde yaşamış olan insanları bugüne… Ve bu topraklar üzerinde yaşayan ve yaşayacak olan insanları geleceğe anlatacak olan o değerlerimizdir.

Yitirdiğimiz çok şeyin ortasında bir onlar vardı bizleri anlatacak.

Yapı kurma becerisi beton çirkinlikler dikmekle sınırlı olan bizlerin varlığında onlarda yitip giden olacak korkarım.

Böyle bir gerçeğin varlığında bir an önce anlamamız gereken, bizim geleceğe çirkinlik anlatımımız bir yana atalarımızın da anlatımlarını yok ettiğimizdir.

Şu mübarek ayda dini değerlere bağlılığınızı oruç tutarken, tarihi değerlerin korunmasıyla ilgili sorumluluklarınızı da bir zahmet gözden geçiriniz.

(30.11.2001-Adalet Gazetesi)

 

 

DAHA NE YAZALIM

Dışarıda mevsimin en asık yüzlü bir günü.. içeride dizlerimi ısıran soğuk.. kafamda, tarihi köprüyü terk edilmişliğiyle bilmem kaçıncı kez görüşümün getirdiği moral bozukluğuyla, nasıl iyi şeyler yazabilir insan?..

Üstüne üstlük, üzerimize üzerimize gelen sorunlara, çözümlere yaslanarak karşı durmak varken, sinen ve çözüm çabasını başkasından bekleyen insan çoğunluğumuz, yüzlerce kez yazılmış olanı –yerel gazete okumadığı için- görmeyerek bizi işimizi yapmamakla suçlarken…

Geçen gün bir dostun yazıhanesinde hemşehrimizin biri, köprünün durumundan bir Uzunköprülü olarak vurgulayarak, “Uzunköprü gazeteleri bunu neden yazmıyor?” diye soruyordu…

Köprüyle ilgili yazdığım onca yazının varlığında, benim yıllardır hedef olduğum insafsız tepki şeklidir bu…

Ki ben, yıllardır gördüğü olumsuzluğu eleştiri yüklü satırlara yükleyerek, ilgili zevatın adreslerine postalayan bir gazeteci olma yürekliliğini göstererek yazarken…

Biz yıllardır bağır bağır…

Onlar külliyen sağır…

Daha ne yazalım?..

 

Seçim ve atamalarda, bizim kısmetimize sorumlunun kendini sorumsuzlaştıran türü çıkıyorsa suç bizim mi?..

İlgili zevatımız bizim bizim yazdıklarımıza küçük kralcık mantığıyla bakarak, kulağının üzerine yatıyorsa, bizim yapacağımız yazmakla sınırlıdır. Bundan sonra devreye girmesi gereken, halkın tepkisinin nodullaşmasıdır.

Çağdaş demokrasilerde herkesin sorumluluk alanı bellidir ve hiç kimse bir başkasının sorumluluk hamalı değildir.

 

Bu yazılanların anlamını daha net kavrayabilmeniz için, Uzunköprü’nün yakın geçmişiyle günümüzü karşılaştırmanız yeterlidir…

Böyle yönetilmeye layık olmadığınızı o zaman daha net göreceksiniz. (08.01.2002-Adalet Gazetesi)

 

 

HEP KÖPRÜ

Yazdığım onca yazıya karşın, üzerine alınarak, köprü konusunda bir açıklama yapan yok.

Bunu nasıl yorumlamalıyım?

Köprüyü yazmamın nedeni, tarihi zenginliğimizin son elde kalanının yitip gitmemesi için..

Yazma duyarlılığımın kaynağı bu..

Ve tavrım gayet anlaşılır.

Böyle olmasına karşın, bu sessiz kalma inadınız neden?..

Konunun anlama zorluğu çektiğiniz bölümü neresi?

Benim gördüğüm; dünyada örneği olmayan bir köprü…

Sizin gördüğünüz; bu değil mi yoksa?

Yazının nodullaşmışı da olsa, bozmadığınız sessiz kalma durumunuzun anlattığı bu.

İnatla yazıyor ve savunuyorum; köprü konusunda sizin sessiz kalma hakkınız yok.

Benim anladığım; sizin tavrınız insanlığın ortak mirası olan tarihi değerlere saygısızlıktır.

Sizin bu saygısızlıklarınız sıktı artık.

Uyarıyorum..

Köprümüzde sırıtan saygısızlığınız gözlerimizi acıtır oldu.

Daha da önemlisi, bu tavrınızın köprümüzde dinamitleşmeye başladığı için endişe duymaya başladık.

İşte bunun için, sessizliğiniz tahrik edici olmaya başladı.

Benim yazdıklarım, yaşanacak olanın verdiği ilk yankıdır. (19.01.2002-Adalet Gazetesi)

               

 

 GÖR GÖZÜM

 Önceleri arada bir yazıyordum… Çözüm gelmeyince, bu kez sık sık yazmaya başladım.

Ama biz de, yazılan konuya getirilecek çözüm bu hız çağında deve yüküydü sanki…

Ne yazarsan yaz…

Nasıl yazarsan yaz…

Beklenen çözüm bir türlü gelmiyordu.

Şerif Baysalan’ın yazdığı, Hayrabolu  Köprüsü kitabında, köprü mücadelesini 27 yıldır sürdürdüğünü okuyunca:

“Yani Nazmi, dedim. Ne kadar da sabırsızsın… Şerif ağanın siyah püsküllü saçları köprü konusunu koştururken apak olmuş da bir sonuca ulaşamamış.. Sen kıra kaçmış sarı mısır püskülün saçların hala kafanda bir sonuç bekliyorsun!..”

İçimden böyle der demez, beynimde bir fikir şimşeği çaktı:

“Ulan, dedim. Şerif ağa, köprüsünün kitabını yazdı gündemi kaptı… Yani kitaplı taktik geliştirdi. Benim başım kel mi? yazacağım bizim köprünün kitabını açacağım ilgilisinin sağır kulağını!..”

Duyun be duyarsızlar…

Bugüne kadar Uzunköprümüz için biz ne yazmışız… Sizler ne anlamışsınız… Yazılacak o kitaba satır satır…

Uzunköprümüz bağıracaktır kitabın sayfalarından bangır bangır…

İşte o zaman bakacak mısınız böyle aval maval…

Kitabın adı ne mi olacak?..

“Gör Gözüm Uzunköprü’yü”                   (08.02.2002-Adalet Gazetesi)

UZUNKÖPRÜ İÇİN ASIL YIKICI OLAN İNSANIN SORUMSUZLUĞUDUR

Uzunköprülülerin sahip olduğu ama, sahip çıkma konusunda üzerine düşenin çok azını bile yerine getirme başarısı göstermediği, tarihi değer zenginliğimiz köprümüz ile ilgili yazdığım yazıları gözden geçirirken gördüm ki; yazılan yüzlerce yazıya, o değeri korumakla yükümlü kurumdan tek bir satır açıklama gelmemiş…

İlçenin yöneticisi pozisyonunda bulunan ilgili zebilliğinden bir teki ortaya çıkıp da yazılanı sahiplenerek, o ilgili kurum sorumlularını göreve çağırma gereği duymamış…

Onca yazı ve haber, bir hayal ürünü konu üzerine yazılmış sanki…

Ya da, gören duyarlı göze bata bata eriyip dökülen değerimizle ilgili, dile getirilmesi gereken talepler konusunda bütün Uzunköprü halkı konuşma özürlü olmuş gibi…

Ya da; “Eğer boşboğazlık edip konuşursam veya açıklama yaparsam, o tarihsel değere sahip çıkmama ayıbı üzerime kalır!” endişesi duyuluyor gibi.

Oysa, tarihi köprümüzün korunup kollanması konusundaki sorumluluğun bir ucunda yöneteni ve yönetileniyle Uzunköprü… diğer ucunda, koruma ve kollamanın yasal sorumluluğunu taşıyan ilgili kurumlar… tam ortada ise, bu sorumluluğun hangi ölçülerde yerine getirildiği gerçeğini yansıtan tarihi köprümüz durmaktadır.

Ortada duran tarihi köprü gerçeği; bu konuda körü, sağırı ve dilsizi oynamanın ağır vebalinin üzerinin hiçbir çabayla örtülemeyeceğini anlatmaktadır.

Bölgemizin önemli bir zenginlik kaynağı olan Ergene Nehri ile ova toprağında gerçekleşen kirlilik vurgununun kaybedenleri arasında yer alan Uzunköprü’nün, tarihi köprü vitrinini kullanarak, bu örneği olmayan değeri ekonomik kazanım yöntemi olarak kullanmayan…

Böyle bir yöntemin varlığının yıllardır yazılıp çizilmesine ve ifade edilmesine karşın, -bırakın böyle bir zenginlik kaynağını turistik kazanım yolu olarak kullanma girişiminde bulunmayı- köprüyü her açıdan görmezden gelmeyi itinayla sürdüren bir belediyecilik anlayışının mevcut temsilcisinin isminin, Köprüyü yok sayanlar tutanağına yazılmasını hiçbir güç engelleyemez.

O isimler arasında elbetteki; Edirne Milletvekilerinin, Edirne Valilerinin, İlçe Kaymakamlarının adları da yer alıyor.

O güzelim tarihi değerin günümüzde hak ettiği görünüme kavuşturulmasının bir türlü mümkün olmayışının geçerli bir gerekçesi olarak, ekonomik koşulların olumsuzluğu gösterilebilir.

Ülkemizin ve ilçemizin ekonomik açıdan rahat olduğu yılları da biliyoruz. Köprümüz için o yıllarda yapılanların neler olduğunu, günümüze ulaşan birkaç siyah beyaz fotoğrafa baktığımızda bir iyice görebiliyoruz!

Köprümüzün o güzelim dokusunun, yapılan ilavelerle bozulması o yıllarda gerçekleşmiş… tören yolu olarak isimlendirilen köprü bölümü toprak altına, o altın yıllarda gömülmüştür.

Bu yok edicilikle yetinilmemiş… çevresi ruhsatsız fabrika binalarıyla, benzin istasyonlarıyla, beton çirkinliklerle kuşatılarak, görünmez hale getirilme çabası gösterilmiştir.

Sonuç olarak; Uzunköprü için asıl yıkıcı olan, İnsanın sorumsuzluğudur.

Bu ilçede ortak bir gelecek oluşturma kaygısı duyanların bir an önce yapmaları gereken şey; yıllardır yıkıcılığını sürdüren bu sorumsuzluğun, sorumluluk anlayışıyla yer değişimini sağlama çabasını etkin bir şekilde göstermeleridir.  (09.02.2002-Adalet gazetesi)

 

 

UZUNKÖPRÜ İÇİN SEVE SEVE

Ankara’nın görüp anladığı ülke ile bizim yaşayıp gördüğümüz ülke arasındaki uçurum örneği gibi, Uzunköprü’de de böyle bir görüş farkı giderek netleşiyor.

Uzunköprü’de de yaşanılanı farklı anlayıp görme tavrı, yerel siyasi kesimlerin pasif siyaset anlayışı nedeniyle, kişiselden toplumsala doğru genişlerken, ilçenin geleceği biraz daha bulanıklaşıyor. İlçe özellikle düşük gelir grupları için yaşanmaz hale geliyor.

Gelişmelerle ilgili söyleyecek sözü olanların, olup biteni anlatma çabaları, palavra siyasetin kırk yıldır sömürdüğü beyinlerde meydana getirdiği uyuşmanın giderilememesi yüzünden etkisiz kalırken, söyleyecek sözü olanların ve inandığını savunanların sayısı azalıyor.

İlçe değişim dinamiklerini harekete geçiren siyasal renklerin, çok renkliliklerini yitirerek tek renkliliğe dönüşmelerinin varlığında insan yığınları, söylenenlerin hangisinin doğru, hangisinin yalan olduğunun ayrımına varmaya çabalıyor.

                Geniş halk yığınlarını umutsuzluğa sürükleyen böyle bir belirsizlikte, özellikle yerel basına düşen görev, söyleyecek sözü olanları savunmak, olup biteni anlamaya çalışarak bıkıp usanmadan anlatmaya çalışmaktır.

Böyle bir gerçeklikte anlamakta güçlük çektiğimiz, ense kökümüze vurma çabalarına karşı durarak bizim, bıkıp usanmadan yaptığımız, yukarıda altını çizerek yazdıklarımızdır. Bunun aksini savunarak gösterme çabası içinde olanlara, ilçenin çoktandır kaybeden durumda olduğunu hatırlatıyoruz.

Ankara’nın bize çok uzak kalmışlığında tutunacağımız tek dal, Uzunköprülülük tavrıdır. Bu tavrı göstermede başı çekecek olan kesim, öncelikle yerel basındır.(11.02.2002-Adalet gazetesi)

 

 

DEMOKRASİ ANITI IŞIĞINI BEKLİYOR

1908 yılında ilan edilen Meşrutiyetin Uzunköprü halkı için taşıdığı anlamın somut bir ifadesi olarak yapılan ve ülkemizde tek olan Hürriyet Çeşmesi ya da Demokrasi Anıtı çevresinin düzenlenerek ışıklandırmayı bekliyor.

Uzunköprülü Tarihçi Latif Bağman’ın hazırladığı Uzunköprü Tarihi ve Belgeleri kitabının 204. ve 106. sayfalarında yer alan bilgilere göre, Demokrasi Anıtı’nın Kaymakam Mazhar Müfit Kansu ve Belediye Başkanı Hafız İsmail Yayalar döneminde yapıldığı bilgisi veriliyor.

Söz konusu kitapta Anıt ile ilgili detaylı bilgi ise şöyle:

“Cisr-i Ergene’de (Uzunköprü) Meşrutiyet Anayasası’nın yeniden yürürlüğe konulması ve yeni Meclisi Mebusan’ın oluşturulması nedeniyle Belediye Dairesi önünde büyük bir tören yapıldı.11 Aralık 1908’de yapılan bu tören “Osmanlıların Milli ve Umumi Düğünü” başlığı altındaki haberi var. Anıtın açılış konuşmasında Kaymakam Mazhar Müfit Bey, halka ve öğrencilere Meşrutiyetin anlamını ve Fransız Devrimi’nin getirdiği demokrasinin ana ilkeleri olan Hürriyet (Özgürlük), Adalet, Müsavat (Eşitlik), Uhuvvet  (Kardeşlik) kelimelerini anıtın dört yanına mermer yazıtlar biçiminde yerleştirilerek ölümsüzleştirmişlerdir.”

Yüzyıl önce ülkemizin ilklerinden birisi olarak Uzunköprü’de gerçekleştirilen böylesine anlamlı bir yapıtın, günümüzde ilgisizlik kuşatmasında tutularak taş yığınına dönüştürülmesinin emanete saygısızlık olduğu değerlendirmesinde bulunan ilçenin duyarlı kesimleri, Anıtın bir an önce çevre düzenlemesi yapılarak ışıklandırılması gereğine dikkati çektiler.   (05.04.2002-Adalet gazetesi)

 

 

DUYARLILIK

Ne zaman, tarihi köprümüze baksam; bir, Ergene Ovası’nın kirletilmiş bereketi üzerine sarı gerdanlık güzelliğini… birde, o güzelliği yaralayarak yanı başına kirli bir yama gibi iliştirilen fabrika benzeri insan çirkinliklerini görürüm.

Ve kör bir inatla hala sürdürülen çirkinleştirme becerilerinin beton ve çöp örneklerini gördükçe, hayatımızı anlamlı kılan yaşam alanlarımızın büyük bir bölümünün birilerinin elinde, cehenneme dönüştürüldüğünü yana yakıla duyumsarım.

Duyumsadığım bu gerçek yüreğimi acıtarak vücuduma yayılırken, benim gördüğümü görmesi ve önlem alması gerekenlerin, hangi kaygılarda takılı kalarak görmezi oynadıklarını kendime sorarak doğru yanıtını ararım.

Benim bu güne kadar tarihi köprüyle ilgili yazdıklarım, kendime soru sormalar ve doğru yanıtlarını aramalardır biraz da. Bunun nedeni, bu ülkenin… bu ilçenin insan duyarlılığının bir parçası olmamdır.

Onca yazılana karşın, çözümün bir türlü gelmemesinin nedeni, yöneten kesimin yapılan eleştiriyi saldırı olarak anlaması, bu nedenle duyarlı insan tipini sevmemesidir.

Duyarlı insan merak eder, inceler, sorular üretir… sorar ve yanıt arar çünkü.

Herkesin kendi çapında birer küçük kralcık rolü üstlenerek, bildiğini tartışılmaz doğru olarak dayattığı bir ülkede soran ve yanıt bekleyen insan sevilir mi hiç?

Doğrusu ben, bizim yöneticilerin beni sevmelerini değil, bulundukları yerde bulunma nedenlerini biraz olsun sorgulamalarını istiyorum.

Bunu yaptıklarında, daha yaşanır bir hale gelmiş yaşam alanlarında hayat hepimiz için daha bir kolaylaşacaktır.             (27.05.2002-Adalet gazetesi )

 

 

UZUNKÖPRÜ İÇİN HAYAL GÖRMEYE DEVAM

Önemli bir bölümü iki yıl önce ağaç kıyımına uğratılan ve kalan bölümü kıyımdan son anda kurtarılan Bülbül Korusu’nda yılda bir gerçekleştirilen Dallık etkinliği, kültür emperyalizminin ülke genelinde estirdiği yozlaştırma fırtınaları ortasında  kıra döke yaşatabildiğimiz geleneklerimizdendir.

Her şeyi paraya dönüştürme çılgınlığının hedef tahtasındaki doğal zenginliğimizin son örneklerinden olan Bülbül Korusu’nun, zengin doğal renk cümbüşü arasında ilçe halkının yoğun katılımıyla gerçekleşen etkinliğin çoktandır, kurumların katılımıyla zenginleştirilecek bir kutlama programını dayattığı söylenebilir.

Halk tarihinin bir yerinde kendiliğinden oluşan ve günümüzde, “Dallık” olarak isimlendirilen toplu piknik etkinliğine zengin içerik kazandırılması, tarım kasabası kuşatmasını kırma çabası gösteren ilçemizin bu çabasına güçlü bir destek sağlayabilir.

Yüzyıllar ötesinden günümüze taşınan geleneksel dallık kutlamalarının bölgesel ve ulusal boyut ayağının hala eksik bırakılması, ilçenin ekonomik ve sosyal kazanım yolundaki önemli bir durağının gözden kaçırılmasıdır.

Bölgemizdeki kasabaların ve kentlerin yeni kimlik arayışına girdikleri ve bu arayışlarında belirli mesafeler katettikleri günümüzde yerel yönetim anlayışının, ilçenin tarihi ve doğal doku zenginliğini ekonomik ve sosyal kazanım olarak görmenin uzağında durması, bunca örnek bolluğunda anlaşılmaz bir tutumdur.

Dünyada bir başka örneği olmayan tarihi eseri köprüsünü, iletişim çağı olarak da isimlendirilen bu çağda tanıtabilme sıkıntısını aşamayan bir yerel yönetim kafasının, Dallık etkinliklerini doğal zenginlik kazanımına dönüştürmesini beklemek hayal olarak görülebilir.

Böyle hayalleri görenlerin yakın gelecekte çoğalarak, yerel yönetime etkili baskı yöntemleri uygulayabilecek kitleselliğe ulaşmasını diliyorum.                                           (29.05.2002-Adalet gazetesi)

 

 

YUH OLSUN

Yaşadığımız yeri dünya değeri yapan tarihi köprümüzle ilgili yazdıklarım, geçen zamanın etkisiyle sararan gazete sayfalarında unutulurken, bizler sağırlaşan ve körleşen duyarsızlığımızla o örneksiz değerimizden biraz daha uzak düşüyoruz.

Anlayana çok şey anlattığını bildiğim yazı, bizim buralarda yönetenlerimiz için “sivrisinek saz!..” deyimini ete kemiğe büründürürken, bizlerde bizi anlama çabası gösterenlere sırtımızı dönerek dilsizleşiyoruz.

Günümüzde doğru anlatıma büyük ihtiyaç duyan o tarihi değerin, yarım yamalak anlatılmasının birinci derecede sorumlusu duyarsızlaşan yönetenlerimiz, dilsizleşen bizleriz.

Bir Milletvekilimiz bir televizyon programında, tarihi köprünün mimarı olarak Mimar Sinan’ı gösterme yanlışı yapıyorsa, o yanlışın yaşanmasında bizlerin ve yönetenlerimizin payı büyüktür.

Bugün, varlık içinde yokluk yaşayışımızı resmeden köprümüzün bu durumu, emanete hiyanetliğe varan ilgisizliğimizi yansıtmaktadır.

İnsan olmayı, bilgi ve kültür birikimiyle donanarak, yaşamak anlayan insanlar, çirkinlik kuşatmasında tuttuğumuz köprümüzü bu durumuyla görerek bizleri ayıplarken, hangimiz hıyanetlik etme ayıbının utancından kaçabiliriz.

Dünyanın insan harikalarından olan köprümüzü, sosyal ve kültürel kazanıma dönüştürmek yerine, çirkinliklerle kuşatarak görünmez yapma çabası gösterenlere ve buna göz yumanlara yuh olsun.    (05.06.2002-Adalet gazetesi)

 

 

HALA NE BEKLENİYOR?..

Yönetim koltuğunda oturanla sokakta aylak aylak gezenin ilçenin gidişatıyla ilgili şaşılası fikir birliği, bulaşıcı hastalık gibi yayıldıkça, Uzunköprü’nün bugünü ve geleceği biraz daha kararıyor.

Yoğunluğu giderek daha ağır hissedilen sorunlarla ilgili olarak ne diyor koltukta oturan…

“Vatandaşa iş ve aş, mevcut ekonomik göstergelerin olumsuzluğunda yaş…”

Ekonomik sıkıntıları kambur gibi sırtında hisseden vatandaş nasıl yakınıyor…

“Susup sinerek bekleyelim, sabrımıza sabır ekleyelim…”

Hizmet koltuğunda oturanlarla mızmızlanarak sorunlarına çözüm bekleyenlerin yıllardır sergiledikleri görüntü, bu ülkenin bu ilçenin değişmeyen değiştirilemeyen geleneksel görüntüsüdür.

Dünya değişti… değişiyor… bizim insan standardımızın memleketin gidişatıyla ilgili geliştirebildikleri görüş açısı, sergiledikleri fikir birliği değişmedi.

Sanki olup bitenler bu ülkede, bu ilçede ekonomik durumunun hilkat garibesine dönüştürülmüşlüğü kul nanesi değil de, gökten zembille indirilmişi…

Aslında işin özü…

Ne kadar, insan odaklı siyaset…

O kadar sorunsuz ekonomi.

                                                                        

Bizde, halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılara getirilmesi gereken siyasal çözümler bürokrasinin sümenleri altında, siyasetin torpil gazıyla şişirilmiş onaylanmayı bekler.

Böyle olunca…

Doğaldır ki ekonomi alaca bulaca…

Ondan sonra vatandaş allaha yalvarmaca.

 

Ya işte böyle…

Bu durumda gel de ülkenin,

İlçenin ufuklarında umuda ışık gözle…

 

Gelişmelere ilçe özelinden bakarsak eğer…

Çoğunlukla her şey sinirlik bir şekilde kayda değer…

Örneğin siyaset…

Bütün yaşamsal dokuları iflasın eşiğinde Zebercet…

Ya ekonomi…

Dökülen tarım kesimi ile çözülen esnaf kesimi ortasında, sinek sivrisinek karışımı armoni…

 

Uzunköprü’nün çoktandır siyasal ve ekonomik açıdan can çekiştiğini Perşembe pazarı anlatıyor aslında.

Söz konusu anlatımın ilçenin çözüm dinamiklerini harekete geçirebilmesi için, ilgili kesimlerin yıllardır alışkanlık haline getirdikleri duyarsızlık tavrını bir an önce terketmeleri, günün gerekleri doğrultusunda farklı bakış açıları geliştirmeleri gerekiyor.

Bunun için, yıllardır sorun olarak görülen tarihi dokunun, ekonomik sorun kuşatmasını aşmanın önemli bir tutunma dalını oluşturduğunu görmemiz, göstermemiz şarttır.

Bu şartı yerine getirmek için hala ne bekleniyor?..  (12.06.2002-Adalet gazetesi)

 

 

 

KONU, SİVRİSİNEK KOKU, LÜTFEN KLİMASIZ OKU!

Hafta boyunca belirli aralıklarla yağan yağmura rağmen, Ergene nehrinin yaydığı koku dayanılır gibi değil… Özellikle gece yarısından sonra yoğunlaşan iğrenç koku, insanın dayanma gücünün sınırını aşarak, koku terörüne dönüşüyor.

Bir yandan, gecelerimizin egemeni olan sıcak hava…

Diğer yandan, ilgililerimizin duyarsızlık torpiliyle irileşerek çoğalan sivrisinek sürüleri…

Ve insanlığımıza tüküren Ergene’nin iğrenç kokusu…

Buyur, insan gibi yaşa, yaşayabilirsen.

Ama, yaşıyoruz…

Bunaltıcı sıcak nedeniyle açmak zorunda olduğumuz, pencerelerimizden odalarımıza dolan iğrenç kokuyu soluyarak ve sivrisinek saldırılarıyla cebelleşerek…

Evet, yaşıyoruz!..

Bizleri yönetenlerin gelmişlerini geçmişlerini ve soy kütüklerini en içten duygularla anarak!..

Ve korkarım, yaşayacağız yüzlerce yıl daha, hayatın cehennem boyutunda kavrularak…

 

Bu ilçe de olup bitenin adını koymak için, başka örnekler vermem gerekiyor mu?..

Yani!..

Bu üç gelişmenin varlığında, yönetici konumunda bulunanların görevlerini hatırlayarak, bir şeyler yapmaları için, daha  neyi, nasıl yazmam gerekiyor?..

Bugüne kadar yazılan onca yazıya karşın, yazılan konular kangrenleşerek insan hayatını tehdit eder hale geliyorsa, yazanın yazmak için tek seçeneği, kalemini nodullaştırmak olmuyor mu?..

Evet, pek sayın ilgili ilgisizlerimiz, görüyorum ki bana dayattığınız tek seçenek bu…

Eh o zaman, alacağınız olsun!..     (20.07.2002-Adalet gazetesi)

 

 

YAZIYORUZ ANLAYANA YAZACAĞIZ, ANLAMAZ DAVRANANA

Yıkıldı yıkılacak tarihi köprüyü…

Talan alanı olan tarihi kiliseyi…

Tarihi eserlerimizi kuşatan çirkinlikleri…

Karga cenneti Atatürk Parkı’nı…

Halka akşamları zehir eden sivrisinek ordularını…

Kapakları açık çöp bidonlarından üreyen karasinek sürülerini…

Tarihi köprümüzü görünmez yapan döküntülükleri…

Yaşadığı yeri kirletme hastalarını…

Kuruyemiş kabuklarını kaldırımlara saçarak eğlenenleri…

Ergene nehrinden yayılan zehir zemberek iğrenç kokuyu, yıllardır yazmaktan bıktım.

Son yıllarda bu bıkkınlık, utanmayanlar adına utanmaya dönüştü. Çünkü günümüzde her şey eskisinde de beter. Buna karşın benim yazma inadım, insanımıza yakışanın bunlar olmadığını bilmem yüzünden.

Eskinin bin beterini günümüze taşıyarak bu mide bulandıran inatlaşmayı sergileyenlerin o kör olası inadı neden?..

Kör cahilinkisi bilmemesinden…

Okumuş yazmışınkisi neden?

Bu anlamsız inatlaşma da kaybeden bizleriz elbetteki…

Elli yıl öncesine kadar bu ilçede var olan tarihi ve doğal zenginlik örneklerinin, günümüzde siyah beyaz fotoğraf karelerinde kalmasının temelinde, dediğim dedik çaldığım düdük  bu inatlaşma vardır.

Çağdaş toplum örgütlenmesinin olmazsa olmazlarını konuşmalarında bolca kullananların, iş uygulamaya gelince unutkanlaşmalarının yansımalarını, insanlığımızdan utanarak yaşıyoruz.

Halka hizmeti kabarık faturalar karşılığı götürenlerin, gelen taleplere kulak tıkamaları kabak tadı verdi artık.

Hizmeti bu kadar pahalı alan bir halkın, insanlığını duyumsatacak bir yaşam biçimini talep etmesi, bu berbat koşullarda var olma savaşı veren gazeteler sayesinde olabiliyor ancak. bu gerçeği bilmesine karşın, bilmezi oynayarak halka hizmet konusunda bildiklerini okuyan yönetici tipi bizden uzak olsun artık.                                                          (24.07.2002-Adalet gazetesi)

 

 

UZUNKÖPRÜ İÇİN İYİ OLAN HEP LAFTA MI KALACAK?

Uzunköprü’nün elli yılına baktığımızda, ilçe için iyi olan şeylerin hep lafta kaldığını görürüz.

Sahip olduğu tarihi ve doğal zenginliklerinden elli yıl kokuşmuşluk üretilebilen bir ilçe için, hangi olumlu gelişmelerden söz edilebilir ki?

Yerel gazetelerde yer alan eleştiri ağırlıklı yazıları sivrisinek vızıltısı anlayarak, duyarsızlık tepkisi veren… sorun çözme konusunda getirilen önerilere ilgisiz kalarak, bildiğini okumayı sürdüren ilgili tipi bolluğunda; koca bir köy kalma koşullanması ile tarım kasabası kalma zorlaması arasında gidip gelen Uzunköprü’nün, yakın gelecekte insan çoğunluğuna çağdaş bir hayat sunan bir yerleşim yeri olacağından söz edebilir miyiz?

İlçenin bugünü ve yakın geleceği için hatırı sayılır turizm geliri demek olan yerli ve yabancı ziyaretçileri, döküntü fabrika görüntüleriyle…

Ergene Nehrinden yayılan iğrenç koku saldırısıyla…

salaşhaneye dönüştürülmüş tarihi eserlerimizle…

Kazma kürekleşmiş ilgisizliğimizle yıkım ve yok oluşa mahkum ettiğimiz çeşmelerimizle karşılama ayıbı işleyen yönetici tipini, günümüzde ve gelecekte Uzunköprü için iyi olanı gerçekleştirecek insan gücü olarak görebilir miyiz?

Dünyada bir başka örneği olmayan köprümüzün, bu ilçenin ekonomik ve kültürel tutunma dalı olduğu gerçeğini yıllarca yazdım. Ben bu somut gerçeği yürekten inanarak yazdıkça, bu dönüşümü gerçekleştirme sorumluluğu bulunan ilgili zebilliğinin, konuya olan duyarsızlığının günümüzde çıldırtan ölçülerde artmasını nasıl yorumlayabiliriz?

Her kötü olanın yanı başında var olan iyi olanın yaydığı cılız bir ışık zerreciği mutlaka vardır. Benim yazma inadımın bunca olumsuzluğun varlığında sürüp gitmesinin güç kaynağının birazı, buna beynim ve yüreğimle hala inanıyor olmamdan beslenir.

Uzunköprü için iyi olanın artık lafta kalmaması için öncelikle yapmamız gereken yaşadığımız yeri sevmektir.                                                                                                            (31.07.2002-Adalet  gazetesi)

 

 

FESTİVAL

Gazetecilik mesleğinde var olduğumdan beri, Uzunköprü Festivali tartışması vardır…

Benim de yazıp çizmeye başladığım günden bugüne savunduğum kondur, Festival konusu…

Uzunköprü belediye başkanlığında ikinci dönemini geçiren sayın Ömer Kuldaşlı’nın, ilk döneminde sıcak baktığı bu konu, zaman içinde o sıcaklığı koruyamamış, Kuldaşlı’nın –sözlerinden olmasına karşın- hizmet gündeminden düşmüştü.

Konuyla ilgili birçok yazı yazmama karşın, sayın Kuldaşlı, bu “düşüşe” bir gerekçe açıklaması yapma gereği bile duymamıştır.

Kuldaşlı söz konusu… daha doğrusu Uzunköprü belediye başkanları söz konusu olunca doğal karşılamak gerekir!..

Çünkü, köşesinde kendi halinde yaşayıp gidenlerinin bile başkanlık koltuğuna oturunca her işin uzmanı olduklar örnekleriyle mevcuttur!..

Bildiklerini okumalarıyla ilgili durumlarını, doğal bir davranış olarak görme gerekliliği bundandır yani.

Neyse…

Kendisini anlatması zorunlu hale gelen ilçelerin başında yer alan Uzunköprü’nün, insan eliyle yazılan kaderidir; gündemin toplumsal yanını kısır tartışmalarla budayarak ortaya hilkat garibesi sonuçlar çıkarmak…

Gerekçeyle ilgli tahminim; sayın Kuldaşlı, böyle bir olasılığı görmüş olacakki tüm boyutlarıyla tartışılması gereken festival konusunu aldırmazlığının derinliklerine gömmeyi yeğledi.

Örneğin, Gazi Turhan Bey kutlamalarının süreç içinde festival kutlamalarına dönüştürülmesi tartışmalarını hatırlıyorum da… Gösterdiğimiz tartışma sakarlığımız bir ikinci toplantı şansını ortadan kaldırıvermişti.

Uzunköprü’nün, bilmeyenlerine anlatacağı çok şey var ve biz hala ona, anlatım konusunda dil olmanın çok uzağında duruyoruz.                                                                       (31.07.2002-Adalet  gazetesi)

 

 

KAFALARA ARITMA GEREK

Önceki gün gazeteye akşamüzeri söyleşisi için gelen bir okur dostumuz, “arıtma tesisleriyle ilgili sorularına konunun ilgilisinden bir yanıt alabildin mi?” diye sordu.

Yazılarımın sadık okuru olan yurttaşın, soruyu yöneltirken yüzünde beliren gülümsemeden yansıyan renk fısıltıları, yanıtımın içeriğini tahmin ettiğini anlatıyordu.

Bizim yönetici zebilliğimizin, mevcut sorunlara çözüm bulunması duyarlılığıyla yazarak, konunun çözüm dinamiklerini harekete geçirme çabası gösteren gazeteciye yanıt vermek gibi kötü(!) bir alışkanlığı olmadığını, okur dostumuz da biliyor elbetteki.

Uzunköprü’de insan gibi yaşama çabası gösteren yurttaşlarında, Cumhuriyet Türkiyesinin bütün yuttaşları gibi ülkemize özgü koşulların kulluğu dayatması yüzünden kamu oyu oluşturabilme başarısı gösteremediklerini, bizim yönetici zebilliğimizden başka en iyi kim bilebilir?

Yurttaşa, hiç olmazsa az sorunlu bir hayat sunma sorumluluğu bulunan siyasetçilerimizin ve bürokratlarımızın, bu sorumluluklarını yerine getirme, daha doğrusu getirmeme  konusunda anlayış ve tavır birliği gösterdikleri bir ilçede ve ülkede, kitlesel tavır görme umuduyla kamu oyu oluşturmak için yazmanın etkisini onlar elbetteki çok iyi biliyorlar.

Bölgenin ve ülkemizin ekonomik, sosyal ve kültürel zenginlik kaynağı olan Ergene ovasında yaşanan ve son yıllarda insan hayatına saldırı ölçülerine varan kirlilik gerçeği, komşu Yunanistan’da yaşanıyor olsaydı, binlerce insan sokaklara dökülürdü.

Ülkemizde ve bölgemizde kişisel kazanç aç gözlülüğü olanca çirkinliğini kuşanarak, akarsu zenginliğimizi zehir saçan cehennem çukurlarına dönüştürmüş… bereketli toprak zenginliğimiz çölleşmeye başlamış… mal gitmiş, sıra cana gelmiş…

Sorunu gören göz yıllardır yazıyor…

Bakan göz görmüyor…

Duyan kulak anlamıyor…

Sanırım, önce kafalara arıtma gerek.     (12.08.2002-Adalet gazetesi)

 

 

KÖPRÜ

Bir okurumuz gazetenin giriş kapısından başını uzatarak, “17 yıl önce tarihi köprünün içler açısı durumu ilgililere anlatılmaya başlandı. Aynı terane hala sürüyor…var mı kulak veren  bir ilgili?.. hiç sanmıyorum… bu terane bitmez yani” dedi.

Kafamda akşamdan kalma sinüzit ağrısı gülümsemeye çabalarken, köprü tepkisini yanlış hedefe yönelten okurumuz gözden kaybolmuştu bile.

Okur rahatlamasının hedefi olduğum gün, yıllardır bilmem kaçıncı kez köprü başında biriken araçların önünde dev bir askeri araç üzerindeki devasa tankla köprüden geçmeye hazırlanıyordu.

İlçenin tarihi değerlerinin korunması konusunda körü, sağırı, dilsizi sergileyen çoğunluğun varlığında, o ağır tonajlı araçlar tarihi köprüden geçip giderken, az sayıdaki duyarlı insanımız ah’larla vah’larla bilmem kaçıncı kez izleyecek… bende yıllardır olduğu gibi, berbat bir sinüzit ağrısı eşliğinde iflah olmaz bir yürek üşümesini yaşayarak yazacak… sağır sultanların dikkatlerini köprüye çekmeye çalışacağım.

Ne yapayım…

Gördüğümü sorumluluk duygusuyla sarıp sarmalayıp iliklerime dek hissederek yaşadığım için yazmak zorundayım.

O köprünün ne anlam ifade ettiğini herkes biliyor…

Benim için insanlığın ortak değeri olan o köprüden kopup düşen her parçanın insanlık onurunu yaraladığını hissetmek için insan olmak yeterlidir.

İnsanlığıyla sorunu olanlar, “Nazmi METİN yazacak konu bulamadığı için sürekli köprüyü yazıyor” diyebilirler. Bu gibi, sözün sahibinin yüzüne tüküren sözler kaş yapayım derken göz çıkaranların bolluğunda köprünün çöküşe meyilli duruşunu hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Tarihi köprümüz çöküyor ve ilçe halkı, kopan her parçanın insanlığımızdan çok şey alıp götürdüğünü hissetmenin verdiği rahatsızlıkla biraz daha sinerek yaşamak zorunda kalıyor.    (21.08.2002-Adalet gazetesi)

 

 

KÖPRÜDE GÖREV ZAMANI

Dünyanın en uzun tarihi kesme taş köprüsü Uzunköprü dökülüyor.

Fotoğraflayarak tespit ettiğimiz dökülmenin belirgin görüntülerini, sorumluluk duygusuyla kare, kare yayımlıyoruz.

Dün tespit edilen görüntülerin anlattığı gerçek, yaşlı köprünün belirgin bir şekilde çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu.

Daha önce yüzlerce kez yazarak dile getirdiğim bu gerçeğin, sorumlu kesimlerce kabul görmemesi üzerine, çökme riskinin biraz daha fazlalaşmış olduğunu fotoğraf kareleri anlatıyor.

Bu karelerin anlattığını anlamak, konunun sorumluları için zor olmasa gerek.

Anlamalarına katkı yapmak için yeniden bir şeyler yazmak gerekirse, tarihi köprünün bunca ilgili zebilliğinde çökmesi demek, o çok övündüğümüz tarihin yerle bir olması demektir. Bundan büyük utanç olabilir mi?

“Utanmak diye bir duygu mevcut olsaydı, köprü konusu buraya varmış olmazdı?” diye düşünebilirsiniz? Doğru!

Ama .. günümüzün doğrusu, tüm zamanların doğrusu demek değildir. Bu konuda tek doğru, bugünün sorumlularının o utancı yaşamaktan kesinlikle kaçamayacaklarıdır.

Bu yazılanlar, sadece konunun birinci derecede sorumluları için değildir. Yazdıklarım; tarihi köprünün durumundan sorumlu olan ve o tarihi güzelliği ilkeye tanıtmak için, bir festival etkinliğini bile çok gören bir belediye başkanı içinde geçerlidir.

Mevcut güzelliğin hak ettiği ilgiyi görmesi için, onu gören göz sayısını çoğaltmamız gerek. Bu, herkesten önce yerel yönetimin işidir.

Evet.. bütün sorumlular! Yaşanacak olan ayıptan payınıza düşeni almamak için, haydi görev başına.. (20.07.2004-Adalet gazetesi)

 

 

KONUMUZ YİNE KÖPRÜ

Geçen gün tarihi köprü civarında şöyle bir dolaştım.

Köprünün kemer altlarında çirkinliğe dair her şeyin mevcut olduğunu görmek, köprünün geleceğiyle ilgili çok şey anlattı bana.

Yıllardır yazdıklarımın varlığında köprüyle ilgili değişen tek şeyin fotoğraf karelerinde büyük boyutlarda yer alması olduğuna göre, görüntülerin anlattığı pek iç acıcı değil elbetteki.

O çirkin görüntülerin neler olduğunu bilmem kaçıncı kez yazmamın gereği yok.

Tarihi değer kavramının içini duyarsızlık asidiyle doldurarak onları çürümeye terk eden kafalara ne yazsan etkisiz kalıyor çünkü.

İlgilerini ve sevgilerini göstermelik hafta kutlamalarında tüketen ilgili kurumlar anlayışı her geçen yıl biraz daha bayağılaşıyor çünkü.

Onlar ilgili kurum olmayı masa başı yazışmalarıyla gün geçirmek anlıyor çünkü.

Eski askerlik şubesini yıllarca yazdım da ne oldu?.

Ya telli Çeşme ve diğerleri?

Eski Tekel Binası ne durumda?

Ve kilise?

Yirmi yıldır köprüyü yazıyorum.. gidin yakından bakın köprü dökülüyor.

Başbakan şunu bunu demiş..

Bakan yakından bakmış.

Bunun köprüye ne yararı oldu?

  1. köprü yapılacakmış..

Düğün bayram ediyoruz..

“Köprü yıkılmaktan.. Uzunköprü göç vermekten kurtulacak” mış!

İşe yararken gözden ve gönülden ırak olan köprü işe yaramaz duruma geldiğinde koruma görecek öyle mi?

  1. köprü bağlantılı çevre yolu yapıldığında gelip geçenler ilçe merkezine akın ederek alışveriş yapacaklar öyle mi?

Nedir bu?..

İyimser olmak mı?

İyimserlik başka şey aptallık başka şeydir.

Anlamları yanlış okumanın insanı götüreceği nokta süzme aptallıktır.

Gündemdeki gelişmeleri doğru anlayıp doğru anlatalım ki bu ilçeye, bugünü ve geleceği kazanmayla ilgili bir faydamız dokunsun artık.                                                                            ( 11.08.2006-Ses gazetesi)

 

 

UZUNKÖPRÜ’YE BUNCA HAKSIZLIK YETMEDİ Mİ?

Geçen gün internette Uzunköprü’yü araştırırken Edirne Valiliği’nin sitesinde ilçemizle ilgili bilgilere rastladım.

Kaynağı verilmeyen bilgilere göre ilçemizde,  “Panayır düzenleniyormuş!”

“Kırlarında uçan kaçan av hayvanı bolmuş.. “

“Irmağında (Ergene) balık avcılığı yaygınmış!”

Vee, ilçemiz, “Av Partileriyle ünlüymüş!”

Ve birde, “Tarihi Hamamı varmış!”

 

Uzunköprü’de en son Panayır kaç yılında yapıldı.. bileniniz var mı?

Uçan kaçan av hayvanı bolluğuna kaç yıldır rastlanmıyor?

Irmağında en son balığı kaç yıl önce hanginiz tutmuştu?

Ya Av Partilerini hatırlayanınız var mı?

Ve tarihi hamamın yıkıntıları üzerinde on yıl önce soğan, sarımsak yetiştirildiğini ben haber yapmıştım.

 

Bunların artık ilçemizde olmadığı bilgisi Valiliğimize hala ulaşamadığına göre, Uzunköprü bağlı bulunduğu İle ne kadar uzakmış!..

Bu uzaklık elbetteki Valiliğimizden değil bizden kaynaklanıyor.

En küçük yerleşim yerleri bile yaşadığı çağın farkına vararak internet dünyasında yer alırken, Kaymakamlığımızda, Belediyemizde bunun hala farkında değil.

Uzunköprü’ye bunca haksızlık yetmedi mi?

Lütfen, yeter artık!..

 

 

BİR BAŞKADIR UZUNKÖPRÜ’NÜN BELEDİYE BAŞKANLARI

(Kitap çalışmasının bu bölümü Günümüzün belediye başkanı Enis İŞBİLEN ile ilgili bölüm henüz yazılmadığı için kitap yayımlandığında okura ulaşacaktır.)