AMERİKA TÜRKİYE’YE NİYE GELİR?

1

Amerika Türkiye’ye niye gelir? Bir şiirle ve bir iki sözle örnek vererek gireyim. ilkinde M. Akif diyordu ki:

 Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi.

Bunun adı Kıssadan Hisse. Hegel ve onun düşüncesini geliştiren Marx da diyorlardı ki: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…” Geçen TBMM’nde yaptığı konuşmada İ. Kesici’nin hatırlattığı bir söz daha var. Gelelim ona, o da çok önemli. İngiltere’nin eski başbakanlarından Lord Palmerston’un bir sözü. Palmerston, “İngiltere’nin ezeli ve ebedi dostları yoktur değişmez menfaatleri vardır.”diyordu.

Akla 68 olaylarını getiriyor bu söz.. NATO’nun üs olarak kullandığı Türkiye’ye Amerikan savaş gemisi geliyor ya, bir yanda onları kovalayan devrimci öğrenciler, bir tarafta devrimcilere saldıran gericiler..

Amerika niye gelir Türkiye’ye, zaten incirlik üssüne konuşlandırdıkları füzeler vardı ya…

Deniz Gezmiş’in o yıllarda dile getirdiği söz vardı: 35 milyon metrekare vatan toprakları işgal altındayken, bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür… Ve ekliyor Deniz Gezmiş… Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum..

Amerika Türkiye’ye ne diye gelir… Belki bir ironi gibi…  Geçen burada yazmıştım bunu. Ne yazık ki ABD’de yetişip bu ülkeye gelen herkes bir şekilde asimilasyona uğramış olarak memlekete geri dönüyor ve bir süre sonra bu halktan gerekli ilgiyi görmeyince gerici güruha katılıp gönüllü bir ABD elçisi gibi aşkı depreşiyor sayıklamaya başlıyor. Bu kişinin  sürekli sağda solda adı anılmaya da başlıyorsa bir süre sonra o kişi sapıtmaya başlıyor. Yani gerçekten bir medya maymununa dönüşüyordu… Yılmaz Güney’in şahsında da buna benzer tartışmalar yaşatılmıştı. O zaman E. Kürkçü’den bir alıntı yapmıştım. “Kitlesel tüketim ve ideolojisini yeniden üretmek için hergün okur ile izleyicileri aptal yerine koyarak konuşup yazmak zorunda olan medyanın yazarları sonunda kendileri aptallaşma riskiyle yüzyüze kalıyor. Güneyle ilgili tartışma bu riskin gerçeğe dönüşme olasılığının yüksekliğine yeni bir kanıt sadece.” diyordu  Kürkçü.

Güney’in o günlerde aleyhine yazanlar bugün yine aynı saftalar çünkü. Ve o isimler yine aynı isimler…

Tarafsız görünmekten daha zordur tarafsız gibi yazmak… Kolay değil. O günlerde ben de Yılmaz Güney’i savunan yazılar yazmıştım. Yine yazarım… ABD’yle haşır neşir olan o isimlerin o zamanlar söylediklerini hafızalardan bir yoklayayım;  bunlardan birisi… Ş. Eygü… Diyordu ki: Sovyetlerden çok ABD’ye yakın olduk… Arabistan’da yıllarca yaşadığını, bu tip söylevleri buradan verdiğini bildiklerimizden biri… Sonra… Yıllar sonra.. Yine orda bankalardan birinde idarecilik yapmış biri ülkenin başına geliveriyordu… Hem de C.Reisi olarak… Bu kişinin adı arşivlerde 68’lerde Denizlerin yine karşısında olan bir isim olarak görünür… Heyhat!.. Gelin de tarihin gerçekten tekerrür ettiğine inanmayın şimdi….

H. Cevizoğlu yakın zamanda bir kitap yazmıştı.  Adı “1919’un Şifresi”… Belge ve fotoğraflarla desteklenen bir kitap… Çok satan kitapları alıp okumak gibi bir adetim yoktur ama sözkonusu sürekli böyle gündem oluşturan konular olunca alıp okumak gerekiyor, tekerrür ya… Şöyle diyor kitapta:
“Satış rekoru kıran, uzun zaman ‘en çok satan kitaplar’ listesinin başında yer alan ‘İşgal ve Direniş (1919 ve Bugün)’ adlı kitabımı yazarken, çok ilginç bir gerçekle karşılaşmıştım. 1919’da ülkemizi işgal eden sömürgecilerin arasında ABD’yi gördüm!… Oysa, hiçbirimiz okul yıllarından bu yana ABD adını duymadık!… İşgalci ülkeler olarak Yunanistan, İngiltere, Fransa ve İtalya’yı biliyor, onların yaptıklarını okuyorduk. Sanki, ‘gizli bir el'(!) resmi tarih kitaplarımızdan ABD adını kazıyıp, çıkarmıştı!..”

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu  İttifak  Devletleri  yanında, ABD ise İtilaf Devletleri yanında yer aldı ama birbirlerine savaş ilan etmediler. Fakat  Çanakkale Savaşı sırasında ABD savaş gemileri İtilaf Kuvvetleri’nin savaş malzemelerini taşıyıp Osmanlı’nın Anadolu’da kalan topraklarının işgaline yardımcı oluyordu. ABD’nin işgale yardımı  lojistik destekle sınırlı kalmadı. İzmir’in işgaline USS Arizona ve üç tane savaş gemisiyle koruma sağladı. 1922’de ABD savaş gemileri Samsun ve Trabzon’u bombaladı… Kısaca ABD Kurtuluş Savaşı’nda ülkemizin işgaline katılmıştı.

Çok derinlere inmeye gerek yok. Resmi tarihler yazsa da yazmasa da, onlar inansa da inanmasalar da tarihsel gerçeklik ortada… Dün Osmanlının başına bela olan İngiltere ne ise bugün ABD başka ne?… Hiçbir fark var mı?.. Lord Palmerston’un lafını biliyorsunuz… Vahdettin’in sözlerinden birisini hatırlatayım… Diyor ki milli kurtuluş savaşını yürüten ve hain olarak suçlayıp haklarında idam hükmü verdikleri M. Kemal ve arkadaşlarının mücadeleleri hakkında:

“Bir avuç serseri başarı sağladı. Az sayıdaydılar ama halkın uysallığından yararlanıp üzerine çöktüler. Aralarında bir tane bile gerçek Türk yoktur. Gerçek Türkler padişaha sadıktır. Onlar, padişahın tutuklu olduğunu anlatan uydurma öykülerle uyutuluyor!..”

Oysa onlar sadece kendilerini vazifeye amir kılarken halkı ise koşulsuz bir sadakate (Ululemre itaate) vazifeli kılmışlardı…

Marx, “Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i”nde, ilkinde Napolyon Bonapart’ı ikincisinde de III. Napolyon’u kastederek söylemişti yazının başındaki o ilk sözü.  “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar.” diye de ekler.

Elbette haklı bir mazeret olmaksızın savaşların hiçbir gerekçesi olamaz, olmamalı da. Oktay Akbal, “Barış istemek, ama savaşımdan korkmamak!.. Barış durup dururken yaratılmaz. O nice savaşımlarla elde edilen bir değerdir.” diyordu…  M. Kemal ve arkadaşlarının mücadeleleri zaferle sonuçlanmış teslim olan Padişah, İstanbul Hükümeti ve taraftarları  ise ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardı…

M.Kemal daha sonra Söylev’de “Hakimiyet ve saltanat kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye görüşmeyle tartışmayla verilmez. Hakimiyet ve saltanat kuvvetle kudretle zorla alınır. Osman oğulları Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına zorla el koymuşlardır. Bu haksız durumu altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk milleti bunlara hadlerini bildirerek hakimiyet ve saltanata isyan ederek kendi eline almış bulunuyor.” diyerek altını çiziyordu bu sonucun…

Türkiye-ABD arasında ikinci ihtilaf  16 mart 1964’te Kıbrıs’taki silahlanma konusunda yaşanır. Türkiye’nin NATO’dan bağımsız hareket etmesine ABD karşı çıkar ve Türkiye tarafına “Johnson Mektubu” diye de bilinen sert ve alaycı bir üslupla yazılmış bir mektup iletilir. O günlerde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan İsmet İnönü’nün Time dergisine verdiği demeç  şöyledir: “Kıbrıs’taki bu haksız durum devam eder, Müttefikler bizi yalnız bırakır, NATO yanımızda olmaz, anlayışsızlık hüküm sürer, Türk azınlık ezilir, bu böyle devam ederse, günün birinde Batı’nın bu savunma sistemi yıkılır, yeni şartlarla yeni bir sistem ve dünya kurulur, Türkiye de bu yeni dünya içinde yerini bulur.”

Çok gerilere gidip uzatmayacağım ama son yazdığım yazılardan birinde de buna işaret etmiştim. Antik Roma’yı, Bizans’ı batıran ne ise Osmanlı’yı çökerten de aynı kafadır: Adaletsiz bir mülkiyetle bölüşüm düzeni… Antik Roma ve Bizans nasıl ki kendini çökerten saikleri,  halklara sırt dönüp din yoluyla bertaraf etmeye çalışıp muvaffak olamadı ise Osmanlı da devşirmeleri payanda yaparak tebaasını o aynı yolla avutamamıştır… Sermet Çağan bir oyununda (Ayak Bacak Fabrikası) der ki “İnsan aç kalmaya görsün, din artık onu avutamaz.”

El oğlu da yine tankı topu tüfeğiyle bunu bilerek geliyor. Tarih tekerrürdür ya… Amerikan özgürlüğünden kastın ne olduğunu bu halkın da daha iyi anlamış olması gerekir şimdi. Gelmesi kaşının gözünün hayrına değildir çünkü…

TAMER UYSAL

b57f4294-1c3a-4bd9-85ee-3c641050421bc1b3af6f-ce05-4ba1-aeb2-f114e0d29d74c1ed9d3f-91be-4af5-b070-04b81bf8eb1ed89e9150-0145-46b6-813e-4d63a3c258c8Dolmabahçe önünde demirleyen Amerikan buharlı yatı USS Noma 1920ea28aeaa-ff28-4d12-9607-1ff6f93baec5f8ba25a4-0649-40e4-aa23-f2f5677b4af6gazete2kore savaşıputinTAMER UYSAL KİMDİRYarımada ve Haliç'teki İşgal Donanması-1920The French general d’Esprey landing in Istanbul, escorted by the British General (probably Harrington) by his side.

BURSA’DAKİ ORMAN YANGINI VE İDDİALAR ÜZERİNE

-1-

Hadi uyan
Gün ışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar tüneğine uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin

(Metin Eloğlu)

Genç yaşta yitirdiğimiz öğretim üyesi Sevilay Kaygalak Bursa’yla ilgili çok
güzel bir inceleme kitabı kaleme almıştır. Kaygalak kitapta Uludağ
eteklerinde kurulan Bursa’nın Anadolu’nun bir iç kenti olmasına karşın
gelişmesini coğrafi konumu ve iklimine borçlu olduğunu ifade ediyor, 31 km
lik bir şose yolla Mudanya limanına bağlanan kentin Marmara’nın güneyinde
bağlantıya engel oluşturmayan alçak dağlarla çevrelendiğini vurguluyordu.
(Kapitalizmin Taşrası: 16.Yy’dan 19. Yy’a Bursa’da Toplumsal Süreçler ve
Mekansal Değişim, İletişim Yayınları, 2008). Bursa verimli toprakları ve
ürün çeşitliliği ile de göze çarpıyordu.

Jonathon poritt ise “toprağın üst tabakası’ düşüncesi beni her zaman
büyüledi. Yaşamımızı olanaklı kılan verimli toprak tabakasını oluşturan
milyonlarca mikroorganizma oradadır” diyor ve ekliyor: Toprak kaymasıyla
yokolan üç santimin yeniden oluşması yüzyıllar sürebilir: “Bütün ağaç
aşıklarının en büyüğü olan Richard St. Barbe Baker, bir keresinde şöyle
demiş: Bir ulusun gerçek zenginliği , ağaç örtüsüyle ölçülebilir.
Almanya’nın yüzde 30, İtalya’nın yüzde 27, ağaç örtüsüne karşın bizim
(İngiltere) sadece yüzde 9 ağaç örtümüz var.” (Yeşil Politika/Seeing Green,
Ayrıntı Yayınları, 1989).

Bir kayadan bir santimetre küplük toprağın oluşumu için 5 yüz yıl geçmesi
gerekiyor, kimilerine göreyse tam 1000 yıl… Hele hele bir gram toprakta
bulunan bakteri hücrelerinin sayısı ise inanılacak gibi değil: 40 milyon.
Bu kök bakterileri bitkilerin gelişimi için elzem, yaşamsal öneme sahipler.

Bursa’nın topografik yapısından ve bazı ülkelerin yeşil alanlarıyla ilgili
veriler paylaşırken şuraya gelmek istiyorum.

Yazıyı kaleme almaya karar verdiğimde peşisıra 2 önemli hadise yaşadı
Türkiye: İlki Hopa’da 11 kişinin yaşamını kaybetmesiyle sonuçlanan sel,
diğeri Bursa’da yaşanan orman yangını. Hopa’da yaşanan olayda siyasal
yönetim hatasını ve afette payı olduğunu itiraf ediyordu. Ya orman yangını
hadisesinde… Tarımsal zenginlik açısından hala Türkiye’nin sayılı
kentlerinden birisi olan Bursa’da 54 dekarlık zeytinlik, bağ ve bahçelik
alanlarla birlikte yer yer kızılçam meşceresi yemyeşil orman sahasını
bitiren yangının akabinde yenilir yutulur cinsten olmayan iddialar ortaya
atılmıştır. İmara açılacak alana 50 bin konut…Kuşkular ve görgü
tanıklıkları sabotaj olma (yani kundaklama) ihtimalini de güçlendiriyordu.

Yangın bölgesinden yaz başı bir de sonu olmak üzere iki kez geçtim
diyebiliyorum. Bu yörede bir aile dostumuzun küçük bir zeytinliği var ve
bahçeyi görmek için bu yaz Gündoğdu Köyü (mahallesi) ‘nden Kurşunlu’ya
dönüşte de Kurşunlu’dan Mudanya yönüne doğru sahil yoluyla yolculuk yaptık.
Her ikisinde de durup esnaftan alışveriş yapıp kahvehane de çaylarımızı
yudumlarken köylülerle diyalog kurma şansımız oldu.

Köylülere ilkin Kurşunlu Köyü’ne inişte dikkat çeken zeytinliklerdeki
devasa istinat duvarlarının sebebini soruyoruz. Yabancı birilerinin satın
aldıklarını belirten köylüler cafe ya da sosyal tesis gibi şeyler
yapacaklarını aktardılar. Önce Belediyenin her yana sosyal tesis diktiğini
akla getiriyordu bu bilgiler fakat bununla ilgili herhangi bir açıklama
duymamıştım. Zaten öyle olsa belediye başkanı o projeyi ballandıra
ballandıra anlatır ve hayali görsellerle maket resimlerle cümle cihana
yaymış olurdu.

Yangın hadisesinin detaylarını gazetelerden ve sosyal medyadan öğreniyorum.
Tabi serzenişler yok değil. 14 saat süren yangın 10 dakika gibi kısa bir
sürede farklı yerde ve hızla çok geniş bir alana nasıl yayılabilirdi?

Yangın bölgesine yakın kadın plajı açtılar. Bursa’yı bilenler bilir bu
ormanlık alan için Gemlik-Mudanya yolu diyorlar ama öyle değil; sadece
Gemlik ile Kurşunlu arası 15 km’lik mesafedir ve söz konusu yangının
yayıldığı alan Mudanya ile Gemlik/Kurşunlu arasındadır. Yani Göynüklü
(Mudanya) ile Filidar ovası (Gündoğdu) arasıdır. Yani yanan Bursa’nın
dibidir, ta ciğerleridir.

Ve koca yangın için topu topu tek helikopterle birkaç araç tahsis
edilmiştir.

Yangına maruz kalan ormanlık bölge Bursa’nın kuzey batısı sayılır. Filidar
Ovası diye bilinen bölge ve Mudanya arasında kalan fıstıkçamı, zeytinlik,
incir ve üzüm bahçelerinden oluşuyor. Kuzeyi masmavi Marmara.

İşte Kadınlar plajını getirip Kurşunlu köyünün dibine yaptılar. Ve Marmara
için sezon bitmiş Kurşunlu’da yapı izni yok, bölge görece bakir sayılır.
İlçe Belediyesi ile Büyükşehir arasında fay hattına ilişkin raporlara
dayanan yazışmalar bekleniyor, açıklanan bir şey de yok iken…

Aşağıda benim siyasal yönetimin alışılmış yol çalışmalarından birisidir
diye tahmin ettiğim tanık olanlar için hararetli, alakasızlar için ise
sessiz sedasız süren o çalışmalar meğerse bir kadın plajı içinmiş. Pes
doğrusu. Her konuyu yoğun PR çalışmasıyla hatta hatta cep telefonlarıyla
servis eden belediye nedense hem kadınlar plajı hem de yangın hadisesi
hakkında şimdiye kadar bir açıklama yapmaktan kaçınmıştır. Antalya’dakini
yineleyen proje pek matah bir şey de değildi aslında.

Asıl vahim olan onlardan çok çok önce Karacaali’deki izci kampının hemen
yanındaki bir koyun sosyal tesis adı altında otel yapılıp halka
kapatılmasıydı. Yani Belediyenin Narlı’daki tesislerinden bahsediyorum.
Günlüğü 80-100 liraya önceden rezerve edilen bir yerden sosyal tesis diye
söz etmek mümkün olabilir mi?

Geleyim Kumsaz’da olmayana ve de Mudanya ile Kumla’da ise olan bitene.

Kumsaz’da güya bir halk plajı yapacaklardı. Şatafatlı törenli sunum sadece
resim olarak kaldı önceki belediyeye ait plaj ve yapılar ortadan
kaldırıldı. Yıkılanların yerine bu şaibeli bölgede, yıllar geçtikçe ne bir
halk plajı ne başka bir şey kurulmadı. Sonuç fiyaskoydu.

Hemen yakınındaki Kumla’da bir sahil düzenlemesi yapıldı ki evlere şenlik.
Bir tane memnun Kumla sakini bulamazsınız. Sahil daraltıldıkça daraldı
sanki plajı halka yasakladılar….

İnşaat aşkıyla yanıp tutuşan yönetim Mudanya halkını Mudanya’dan soğutan
benzer bir çalışma sergilemişti daha önce. Ne tesadüfse son yerel seçimde
farklı tercih yapan Mudanyalıların yaz boyunca sürecek olan çalışmalarla
bir nevi cezalandırıldığı şeklinde kanaat yok değildi… Kurşunlu’da Kumla’da
Mudanya’da şu kadınlar plajını saymazsanız şimdi sanki bütün körfez halka
yasaklı…

-2-

Kafamızda güneş
ateş
bir sarık.
Arık toprak
çıplak ayaklarımıza çarık.
İhtiyar katırından
daha ölü bir köylü
yanımızda,
yanımızda değil
yanan
kanımızda. (Nazım Hikmet)

Geçen yazdan beri Kurşunlu’ya gitmemiştim. Bir fırsat doğdu.Gittik.
Tahminim üzerine hem istediğim gibi hem yapacaklarımıza göre bir seyir
rotası belirledik: Nevaleyi alacağımız . Filidardan (Gündoğdu Köyü’nün hala
halk arasındaki adıdır) gidilmeye karar verildi. Köy, Bursa ovasının
kuzeyindeki vericiler konmuş tepenin dibi. Her iki yanı manzaraya hakim:
Bir yanı Bursa ovası tepeyi atlayın öbür yanı deniz. Gemlik’teki şaka gibi
manzara burada da karşınıza çıkıyor.

Gemliğe doğru
Denizi göreceksin;
Sakın şaşırma.

Bildiğimiz için şaşkın değiliz. Tepeden aşağıya yaklaşık 5 km kadar. Sağlı
sollu vilalar var ama boş, yapılmış da terkedilmiş gibiler hepsi. Onları
atlayıp kıyıya iniyoruz. Bir köy bu kadar mı şirin olur. Nazım’ın
şiirlerinden arz endam etmiş gibi bir köyden geçerek,

Ne güzel şehirleri var Anadolu’mun benim Akdeniz kıyısında.
Küçüktürler, portakal gibi güneşlidirler
diri balık gibi pırıltılı ve renklidirler acı zakkum gibi.

Seviyorum Kurşunlu’yu. Gemlik’i… Gemlik, Bursa’nın 30 km. kuzey
batısında, Marmara Denizi kıyısında kendi adıyla anılan körfezdeki
ilçesidir.Körfezde denizle iç içe olduğundan hem tabiatla içli dışlı olma
duygusu verdiğinden Bursa’nın diğer ilçelerine nazaran daha çok sevmişimdir
Gemlik’i. Her defasında bu duyguyu yeniden tadmak istiyorum.

Peki ya köylüler öyle miydi, ne alemdeydi. Benim çocukluğumun geçtiği asıl
Kurşunlulular. Bizler sayfiyeciydik.Sadece yazları kamp kurardık burda..
Çadır kamplarının yaygın olduğu yıllarda.. O yüzden çocukluk anılarımla
dolu bir beldedir.Merak ettiğim soruyu bizzat uzun zamandır sormak
istiyordum onlara da. Ne değişti geçen yazlardan. Zeytinlikler parsellenip
parsellenip satılıyor. Şimdi belki komşu olacaktım köylülerle. Yakınlarımın
burada aldığı arsaya varıyoruz. Kilimler pikeler şilteler yerlere
seriliyor. Pazardan alışveriş yapılıyor. Sonra Kurşunlu mendirekte alıyoruz
soluğu. Ucundaki fenere kadar gidip resim çekeceğiz. Adı Mahsun kendi
mahzun olan bir genç yanıma yaklaşıyor ben denizin pisliğine şaşkın şaşkın
bakarken: “Hiç kimse kira ödemiyor, bari şuraya bir menfez yapsalar akıp
gidecek” diyor. Belki de bizi yetkili arkası olan birine
benzetiyor..Eskilerden açıyorum. Herkesi tanıyor Mahsun. Burada yaşayan
görev yapan herkesi biliyor. “Görevli olarak buraya gelmiştim” diyorum.
Büyükşehir Belediyesinden istifa ettiğimi falan söylüyorum.Bir Fen işleri
müdürünüz vardı. diyorum. Hemen adını söylüyor. Her şeyi biliyor. Çünkü
Mazlum orasının gerçek insanı yaşayanı. Sıcak misafirperver. Dostça
birbirimize sarılıp fotoğraf çekiniyoruz.

Dalgakıran boyunca mendireğin ucuna fenere kadar gidiyoruz. Balıkçı bir
ihtiyar gülümsüyor. Oltasını atıp çekiyor. Balıkçılar yanımıza
yanaşıyorlar. Katamaranının bakımını yapan birisi bize takılıyor. Emektar
bir konuk o da. “Tam hayal ettiğim gibi yaşıyorum” diyor. Ben soruyorum o
anlatıyor. Bursa’da yaşıyormuş. Hollanda’daki işini bırakarak buraya gelmiş
Kaç para diyorum “Villa fiyatına aldım” diyerek katamaranın öyküsünü
anlatıyor. Ege’ye açılacakmış bir hafta içinde. Bu deniz neki göl gibi
diyor. Denizi çok sevdiği belli oluyor onun da…

Sor kendine bir sabah,
av hazırlığına başlarken;
sulara kim salar ilk güneşi
sen kayığına binmesen,
orağını almasan eline
ilk ürünü kim biçer denizden?

Kemal Özer denizin emektarları için böyle diyor bir şiirinde… Neden
elleri bulunmaz ellerinizin yanında neden paylaşmazlar yorgunluğunuzu…
Balıkçıların kahvesine uğruyoruz hemen mendireğin yanıbaşında. Çaylar
söyleniyor. Anlatacak yaşam öyküleri çok. Balıkçı köylerini seviyorum.
Onlar bu denizin deniz onların aynası gibi. Ama geçim kaynağı
zeytinliklerde ırgat olmuşlar. Tarla bahçe sürmek inşaat Sayfiyecilerin yat
kat onarım işleri. Gündelikle ne iş çıkarsa yapıyorlar.

Yıllardır sadece bir sayfiye yerine dönüşmüş Kurşunlu da Mahsun un dediği
gibi öğrenci yok olmayınca okulu da kapanma noktasına gelmiş. Topraklar
çoktan elden gitmiş. Balıkçılık denizin kirliliği yüzünden yokolma
noktasında. Tümüyle kente göçerlerse burası kimlere kalacak bu parça parça
satılan zeytinlikler bu mavisi azar azar yiten deniz…

Yıllar önce geldiğimde buranın fen işleri müdürüne demiştim ki “bakir
kalmış” benim dediklerimi onaylamamış “korunmuş” diyelim dedi bana. Biraz
bahsettim. Üsteleyince yanımdaki teknisyenler geçmişimden bahsettiler.
Dinledi. Kimin için korunmuş ne kadar korunmuş diye sorabilmiştim kendi
kendime . Anlamış olmalı. Anılarım vardı oysa burda. kaybettiğim babam
kardeşim hepsi. Siyah beyazdan da olsa fotoğraflar…Oysa kıyıdan
çekerlerdi o zaman ağlarını balıkçılar. Deniz içinden ne çıkarsa irili
ufaklı kaplara boşaltırlardı. Karşılığı gönülden. Ne koparsa o kadar derece
boldu yani…

Hem dert çok hemdert yok. Akşam terketmenin ve balıkçılarınkinin hüznü
karışarak ayrılıyoruz Kurşunludan. Kurşunlu sahipsiz mi karar verin.
İşlemesi gerekenler dururken bu toprakları satan kim? Dağlar tepeler iş
makinalarıyla dolu. Mudanya’ya kıyı yolundan geçiyoruz. Yine yollar vızır
vızır işmakinaları ve yol işçileriyle dolu geçiş kontrolü için kızıl
bayraklarını sallandırıyorlar. Toz duman. Altıntaş’a kadar. Göynüklü’den
sonra Burgaz’a varıyoruz. Koca bir hayal kırıklığı daha. Çay bahçeleri
kapanmış ya da henüz açılmamış bilmiyoruz. Ver elini Mudanya. Denizi
dolduracaklarını duymuştum. Bugün temel atılmış. İlçenin kıyısı boyunca saç
duvarla kapatmışlar denizi göremiyoruz. Ah bir martı olsaydım diyorum. En
yüksek tepeye çıkıyoruz: Yıldıztepedeyiz…”En yüksekten uçan martı, en
uzağı görendir” demiyor muydu Martı Jonathan Livingston yani Richard Bach…

Ne diyordu Nazım Usta “Türk Köylüsü” şiirinde:

Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad’dır
Kerem’dir
ve Keloğlan’dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, «Yûnusû biçâredir
baştan ayağa yâredir,»
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine
ve bir kerre vakterişip :
«—Gayrık yeter!…»
demesinler.
Ve bir kerre dediler mi :
«İsrafil surunu urur
mahlukat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa…»

-3-

Kurşunlu gezimi de ayrıntılarıyla aktardım. Ve Güney Marmara’dan içimize su
serpen haber de çıktı nihayet… Hem de Dünya Barış Günü. Bu güzel haber bir
Guinness rekorunu Mudanya’ya (Kumyaka) kazandıran 460 kişilik gönüllü bir
ekiple yapılan su üzerindeki barış sembolü ve rekorun fotoğrafı idi….

TAMER UYSAL

Nevzat Çelik ve 12 Eylül Dönemi Şiiri Üzerine

Resim

Tamer UYSAL

Halkla İlişkiler Uzmanı/Araştırmacı-Yazar

Nevzat Çelik ve 12 Eylül Dönemi Şiiri Üzerine

Kaynar ve Metin Altıok…  “Soysal Ekinci” gibi şairler ise gördükleri ağır işkencelerin üzerlerinde bıraktığı etkiler yüzünden aramızdan ayrıldı.

Direnç şiirleri denince hemen iki kitap akla gelir: İlkinde Mapusane Şiirleri Antolojisi (1974) adıyla Ahmet Uysal sol siyasal nedenlerle yargılanmış, tutuklanmış şairlerimizin kimliklerini, eylemlerini ve şiirlerinden konu ile bağlantılı örnekleri derlemişti. 1988 yılında ise Haziran Yayınevi açlık grevleri ve ölüm oruçlarındaki devrimci tutsakların şiirlerine “direniş şiirleri” adıyla Nevzat Çelik ile yeniden yeşermeye başlayan cezaevi şiiri açlık grevleri, boykotlar arasında boyun eğmeme, zulme karşı teslim olmama şeklinde gelişen tutsaklık koşullarındaki direncin  etkili bir başka seçeneğiydi.  İçerdeki ve dışarıdaki devrimcilere moral değerler aşılıyordu. Bir döneme damgasını vuran apaçık gerçeklik ve ülkemize özgü yaşanmışlıkta Hasan Hüseyin’den Attila İlhan’a kadar toplumcu şairlerin de etkisiyle kaleme alınan dilin olanaklarını çarpıcı imge derinliğine götüren, duygu yüklü şiirler dayanışmanın ve ayakta kalmanın toplumcu bilinci ve siyasal iradeyi yoketmeye ve inkara yönelik baskılarla saldırılara karşı daha önce Nazım Usta’yla, Enver Gökçe’ler, Ahmed Arif’lerle tohumları serpilerek büyüyen estetik yeni bir itiraz biçimiydi.

12 Eylül döneminde ve cezaevlerinde bulundukları sıralarda şiirlerini kaleme alan ya da kitapları yayınlanan şairlerin sayısı az değildir: Emirhan Oğuz, Emir Ali Yağan,  Ersin Ergün, Fadıl Öztürk, Halil İbrahim Özcan, Mehmet Çetin  gibi şairler kısmen şiir serüveninde yolculuklarını sürdürdüler. Bazıları şiirlerini kendi yorumlayarak (Aydın Öztürk gibi) yola devam etti. Bazı şairler  ise 12 Eylül’den doğan sekter ırkçı ve gerici ortam içersinde  yokedildiler: Behçet Aysan, Uğur yervermiştir.

Şiirimizde kilometre taşı olmuş şairler arasına cezaevi şiirinde yeni bir dönem başlatarak  katılan Nevzat Çelik ilk şiirini 1982 yılında 1980-85 arası devrimci tutsakların kapatıldığı Metris Cezaevi’ndeyken kaleme almış 1984 yılında Şafak Türküsü adlı şiir dosyasıyla katıldığı genç yazarları özendirmek amacıyla 1979’da kurulan ve yayımlanmış ya da yayıma hazırlanmış ilk yapıtlara verilen  “Akademi Kitabevi Şiir Birincilik Ödülü”nü kazanmayı başarmıştı. İlk kitabıyla aldığı ödülle adını duyurarak önemli bir üne kavuşan Çelik, dört kitabını yayınlayıp 8 yıllık uzun bir sessizlik döneminden sonra 1998’de “Sevgili Yoldaş Kurbağalar” adlı yapıtla yeniden şiirini ses ve tema özellikleri bakımından genişletip zenginleştirerek varlığını göstermiştir:

Size şiddeti suyunu bulandırmayan bir öfke getirdim -çünkü

öfkeliyken bir cinayeti tasarlamak cinayete gerekçe oluyor

harp ve sulh arasında uzun yıllar var ki işgal altında aklım

yeni bir bakma biçimi getirdim acı aynı da kadrajı farklı

Sevgili Yoldaş Kurbağalar kitabından sonra edebiyat alanında baştan beri denemeyi amaçladığını belirttiği romana ve ardından öykülere el atan dikkate değer sanatçı dili ve kurgusuyla şairane biçem ve içerik taşıyan iki kitapta da başarılı şiir yolculuğunun ardından iddialı olacağını ispatladı. “Bağışlanmış Hüzün” (2005)  ve dört ayrı öyküden oluşan “Sen Giderken” (2006) aşk romanıyla öykü kitabı olma özellikleri taşırken erotizm içeren ilginç öğelerle siyasal duruşu inkar etmeden sürdürülen çabanın karşılığı olarak 1990’lar sonrası değişen yaşam biçiminden alınan kesitler ile günümüz insanına ait  değerlere de gönderme yapıyordu.

 SON