Yazı kategorisi: Erte'nin Yüreği-Erte OYAR

KAVAKLARLA BAŞBAŞA

Erte OYAR

– Erte Oyar-2011
Bir trene benzeyen, uzun sofası boyunca yan yana sıralanmış küçük odaları ve önündeki, bana göre kocaman, çiçek dolu bahçesiyle bu köşe,yazmak için en uygun yerdi. Mutfağın önüne ve kalın gövdeleriyle minare gibi uzamış iki kavak ağacının altına yerleştirilmiş küçük tahta bir masada oturuyordum. Yalnızlığa şu an özellikle ihtiyacım vardı. Kafamın içi her zaman kalabalıktı nasılsa. Denge kurulmuştu çoktan.
Derdim halamlaydı.Annem ölünce, yüzüne bir nur inmiş; uzun süre tatil yap-mış, denize girip güneşlenmiş gibi gençleşip güzelleşmişti. Benden sıkılmasa hergün gelecekti. Ama kapıyı açtığımda yaşadığım hoşnutsuzluk duygusu dışarıya taşıyor olsa gerek; bir süre şaşırıp duraksıyordu. Az da olsa onu hırpala-mak beni rahatlatıyordu. Evden bir kaçırabilsem, başka bir şey istemiyordum.
Merak ettim nasılsınız diye. Biraz yiyecek bir şeyler de getirdim,kusura bakmayın, az ama. Kırıttı, gülümsedi. Rahmetli annemi gücendirmemek için yapma bir nezaketle içeri aldım. Bahçeye bakan tarafı boydan boya camla kaplı sofaya oturdu. Babamın titizlikle ilgilendiği dut ,nar,erik gibi meyva ağaçları ve Hamburg, çavuş üzümü salkımlarıyla yüklü asmalara içi giderek baktı.Her tarafta çiçekler açmıştı ama annem onları göremiyor, koklayamıyordu. Herbirine ayrı özen gösterirdi. Badem gözlü anneme hiç doyamamıştım. Şu hala bozuntusu da, sanki olabilirmişçesine, onun yerini almaya çalışıyordu, anlamıyor değildim.
Gerçek halam olmadığını çoktandır biliyordum.Anne tarafından bir akrabamızmış. Öyle olunca, hısım deniyordu.Hiç evlenmemişti. Büyük Hala dediğimiz, yaşlı ama hala dinç olan annesiyle birlikte yaşıyordu. Nasıl geçindiklerini bilmiyordum. Kimseye sormak da aklıma gelmemişti. Onlar da bize yakın sayılabilecek, Saraçhane’deki iki katlı, bahçeli küçük bir evde oturuyorlardı.
Edirne’de olduğum sürede ,babama ben bakıyordum ama okullar açılınca, İstanbul’daki bir oda bir salondan ibaret evime dönecek, onu yalnız bırakacaktım. Yemek yapmayı onun kadar iyi bilen yoktu. Ev işleri için de sürekli gelen biri vardı. Ama yalnızlık. Sevgisizlik!…Onu kim dolduracaktı.Babamı çocuğummuş gibi düşünüyordum artık.O da benim üstüme titriyordu. Bana verdiği değer,ihtiyaçlarımı ben söylemeden düşünmesi, aramızda çok güçlü bir bağ oluşturmuştu. Ona tapıyordum. Arkadaş gibiydik.
Lise sondan ayrılmıştı. Posta memurluğu yapmıştı uzun yıllar.Lafı sözü biliyordu azçok. Aradabir miras işleriyle yakından ilgilendiği için ,babama duydukları minneti dile getiriyordu : Allah razı olsun Ahmet Abi’den.Çok başka bir insan. Ne mutlu sana böyle bir baban var. Ah, ben hiç baba yüzü görmedim ki.İçimden, ay çok umurumdaydı,diyordum. Neden bu kadar zalimleştiğime kendim de şaşarak.
Babam kapıyı çalıyordu galiba. Mutfakta kahve yapıyordum. Hala’nın kapıyı açtığını duydum. Sesler açıkça geliyordu. Halanın,utangaçlığı bırakıp babama kıkırdayarak sarıldığını anladım. Midem bulanıyordu bu kadından. İnsan biraz gururlu olur, geride dururdu.
Babam gerilimli olduğumu görmüş, yanıma gelmişti. Bakışlarıyla, ne oldu ,diye sordu. Ben de Hala’yı işaret ettim. Misafire çok değer verirdi. Biraz dinlendikten sonra, yemeği bahçede yiyelim mi,diye sordu. Bu eve gelen,karnı doyurulmadan gönderilemezdi.Bu kez de babama kızdım. Bu anneme ihanet değil de neydi!Öleli henüz bir yıl bile olmamışken. Acaba ona ilgi mi duymaya başlamıştı. O kadar zevksiz olamazdı.Nerde annemin inceliği, giyim zevki, kültürü . Bir hanımefendiydi o, Hala’ysa sıradan biri. Bizimle konuşacak düzeye asla erişemezdi!..
.Kavakların üst dallarına tüneyen kelkenesler,çirkin sesleriyle çığlık çığlığa ötüyordu. Gece kelebekleri, yarasalar, ağustos böcekleri gösterilerine başlamıştı. Patunya, hanımeli kokuları yaşamın güzelliğini dillendiriyordu. Derin bir iç çektim, sonra içeriye gitme gereğini duydum. İçimde büyük bir ağlama isteği vardı ama gözlerimden bir damla bile yaş gelmiyordu.Onlara görünmeden alt bahçeye inip Tunca’yı seyretmeye başladım.
Dermeçatma evlerinde tektük ışıkları yanan Çingene Mahallesine, sanki orda babaannemi, annemi, kızkardeşimi görecekmişim gibi baktım. Neden yoktular sanki. Arada kavga da edilse mutlu yaşıyordu bu ev. Babamın çapkınlıklarına rağmen.Ama annemi hep elinin üstünde tutmuş, rahat yaşatmıştı babam. Buna kimse, hayır diyemezdi.
Meyva bahçelerimize, bağlara,kiraz bahçelerine gidişimiz…Bağ evimizi çok severdim.Çalışkan olduğum için ayrıcalıklıydım. Üzerime hiçbir iş yüklenmezdi. Arkadaşlarım…Daha fazla düşünüp üzülmemin gereği yoktu sevdiklerimi. Giden gitmişti. Şu anki hayatım da güzeldi. Öğretmendim. Ama şu Hala meselesi!…
Aslında, hiç yoktan iyi değil miydi böylesi.Kim çıksa karşımıza daha çok korkmayacaktık sanki. Onlar neden daha üstün olsundu. Bu tedirginliğim biraz da yerimi kaptırma korkusundan ileri geliyor olamaz mıydı. Babama güveniyordum, o beni satmazdı. Hiç yarıyolda bırakmazdı. Yanlarına gülümseyerek gittim.
Hala şaşkın gözlerle yüzüme baktı. Ne dengesiz kız ,dercesine. Saçları da ne güzeldi, öyle. Babam bir sigara tellendirdi. Mutlu gibiydi.

Yazı kategorisi: Erte'nin Yüreği-Erte OYAR, Sanat-Edebiyat

İNSAN OLMAK- KADIN OLMAK

 Erte OYAR

Aylar önce bu konuda yazmak istemiş, sonra nedense yerine getirememişim. Ama bugün ,tam da Özgecan cinayetinin akıllardan ve dillerden düşmediği bugün birden karşıma çıkmaz mı?! Üstelik yazdığımı zannederken…Üstelik hem kendi hem de tüm kadınlar adına bu acıları ben de yoğun olarak yaşamışken. Ülkemin geri kalmışlığının, erkek egemen toplum olmasından ileri geldiğini hiç unutmaksızın ve kurtuluşun, toplumumuzun bu bilince ulaşmasıyla gerçekleşebileceğine inandığımdan…

Ülkemizde ve belki de bütün dünyada, kadın ya da erkek olmak sorunsalından önce, insan olmanın anlamını kurcalamak gerek. Pek çok düşünür yazdığı eserlerle sorunu çoktan çözmüş. Bilim insanları yolu çoktan aydınlatmış. Ama kimse okumadıktan, düşünmedikten sonra söylenen ya da yazılanlar neye yarar? Dinler de insanlara bu gerçeği işaret etmiyor mu…İnsan olmak, ahlaklı olmak, gerçekleri görmeğe ve öğrenmeğe çalışmak, okumak, kendini yetiştirmeyi, hayatı ve insanları, en başta da doğru ve yanlışlarıyla kendini öğrenmek demek değil mi?!Çünkü her şey BEN’de başlar ve biter.Kendimizi artı ve eksilerimizle tanımazsak ,diğerlerini nasıl öğreniriz?…Çünkü hepimiz diğerimiz gibiyiz. Ancak yanlışlarımızı aşarsak farklılık kazanırız.

İnsan olmak deyince ,insan hakları çıkıyor karşımıza. Yani hem kadınların, hem de erkeklerin hakları. Her türlü yaşam hakkını erkeklere tanıyarak kadınlara baskı uygulamak, topluma huzur ve mutluluk getirebilir mi?!Sadece bilim insanlarının değerlendirebileceği bir konuda ahlak ve din dedikleri baskıcı çarpık bir anlayışla gençlerimiz ve çocuklarımız nasıl doğru yönde yetiştirilebilir, ülke nasıl ileriye gidebilir?!…Atatürk bizi her yönden o hedefe eriştirmişti.Şimdi ne kadar gerilerde kaldık …Oysa tüm engellemelere karşın öyle değerli bilim insanları, sanatçılar, eğitimciler v.s. yetiştirdik ki…

Tam bir erkek diktatörlüğü. Kadına yaşam hakkı, sevme hakkı, özgürlük, insan olma hakkı bile tanımayan,  tarihimizin hiçbir döneminde görülmemiş bir sıklıkta cana kıymalarla Türkiye’yi cehenneme çeviren ,bizi köleleştiren akıl almaz bir anlayış!…

Uygar bir ülkede kadın ve erkek yan yanadır ,arkadaştır, eştir, birbirine destektir.Saygı ve sevgiyle bağlıdır . Olmalıdır. Hedef budur. Onun için de kadına saygı duymalı ,saygıyla davranmalıdır.Böylece kadın kendini ve toplumdaki yerini bularak ileriye gidebilir.. Çağdaşlığa erişmenin başka yolu yoktur. Boşuna zaman kaybetmeyelim.

 (ERTE OYAR-2015)

Yazı kategorisi: Erte'nin Yüreği-Erte OYAR, Sanat-Edebiyat

KENDİNDEN KAÇAK-Erte OYAR

Erte OYAR

Kendimin peşindeyim çoktandır. Koca bir dünyanın tutsağıyım. Yapayalnızım. Neresi burası. Neyin suçlusuyum…Kafka mıyım. Brecht miyim. Kimim.

Hangi duyguya dolanmışım ben?…Hangi duygu elimi kolumu sımsıkı bağlamış?! Kimler düşüncelerimi dondurup varlığımı esir almış…Bir söyleyen olsa! Kimin buna hakkı var. Kimlerin ya da…Yıllardır soramadığım sorularla kıvranıyorum. Nedir ya da kimdir yaşantımızı cehenneme çeviren? Hep duvarlar…Yasaklar…Ayıplar. Mutlu olmaya hakkımız yok mu…Kendime giden bütün yollar bağlanmış.

Bence hepimiz kendimizden uzaklarda, ne olduğunu bilmediğimiz bir amaca doğru sürükleniyoruz. Güçsüz, yorgun, inançsız…Yapayalnız. Pekiyi bilgi nerede, düşünmek nerede. Gerçek nerede…Yardım eden olmayacak mı? Karanlıkta kalmışız. Boğucu bir hava.

Yıllardır insanlar, dümeni olmayan gemiler gibi yönü olmaksızın yaşayıp gitmekte. Ben de onlardan biri değil miyim?!…Mutluluğu arıyorum. Yani özgürce düşünmeyi, konuşmayı, konuları irdelemeyi, tartışmayı…Yasaklara çarpmadan yolumu aramayı. Oysa küçük yaştan beri hapsedildiğimiz görünmeyen duvarların arasında, olmayan çıkış yolunu arıyoruz. Oyun belli değil mi…

Güçlü devletlerin güçsüz olanlara yaptığı baskı, insanların yalnız kendi haklarını gözeterek diğerlerini ezmesi, insana saygı ve sevgi gibi duyguların hiçe sayılması, insanların yaşama hakkının da mutluluk arayışının da elinden elinden alınması yaşamı cehenneme çeviriyor.Kötülükler dalbudak salıyor. Bir yağma düzeni içinde gözümüz kapalı, önümüzü görmeden rastgele yürüyoruz. Kendimizden kaçarak nereye gidiyoruz?!…Ben kimim pekiyi. Niçin kendimden uzaklara gitmeye çalışıyorum. Neden kendimi sevmiyorum.Suçum ne?

İşte cehennem. Çocuklarımıza söyleyecek sözümüz kalmadı. Vereceğimiz bir şey de! Onlar da çoktandır yakınmayı kestiler, hiçbir konuda soru sormuyorlar zaten. Kimse gülmüyor. Duyarlılıklarını yitirmiş gibiler.

Bu gidiş nereye?…Bu arayış yetmez mi. Bitmesi gerekmez mi…

ERTE OYAR-2015-

Yazı kategorisi: Edebiyat, Erte'nin Yüreği-Erte OYAR

GECE

Erte OYAR

Gece, ıhlamur, akasya, iğde kokularıyla kendinden geçmişti. Pencereleri ,kapı aralarını yokluyordu, mutsuz kimse var mı, kalmasın diye…Direnemezdim. Mor bir gökyüzü, altın parıltıları ve yaprak kokuları  içinde ,gideceğim yolu aydınlatıyordu. Arada bir sessizliği yırtarak geçen kuş bağırtıları ,zamanı dokuyordu.

Eve gidiyordum biraz geç bir saatte. Bir zamanlar Ahmet’le benim olan bir eve. Son  birlikteliğimizdi  bu.  Oysa sevmiştim. Mutlu olacağımızı ummuştum. Ortalığı silmiş süpürmüş ,sofralar kurmuştum. Coşkuyla beklemiştim akşam eve dönmelerini. Taranmış, süslenmiştim… Şimdi evde olan oydu…Artık kimse kimseyi beklemiyordu…Neydi yaşamak ya da evlilik? Ya da mutluluk?…Bize öğretilenlerin doğru tarafı yoktu. Yalnızdınız her zaman. Çevreniz sadece akıl verip sizi sorgulayanlarla doluydu. Bunları  da  geride bırakmıştım. Neyse ne…

Sabah ilk otobüsle yola çıkacaktım. Hemen uyumam lazımdı. Üzerimdekilerle kanapeye  uzandım. Öteki odada kalan Ahmet kapıdan başını uzattı. Nerde kaldın?…Şaşarak baktım yüzüne. İçimden, sana ne, diyerek…Cevap vermek zorunda değildim artık. Ayrılıyorduk: Arkadaşlarla  beraberdim, sana selamları var. Elini havada umarsızca salladı: Uyandırdın beni…Çok bitkin görünüyordu, sakalları uzamıştı. Gözlerini kaçırdı.Sessizce, geber, dedim. Ben bula bula seni mi  bulmuştum?! Ona  birzamanlar  nasıl saygı duyabilmiştim?!…

Bitiş anlarını  sessiz sedasız, hiçbir pişmanlığa kapılmadan yaşamak istiyordum. Kim daha çok yanlış yapmıştı falan filan…Yaşamım tüketilmiş miydi bir süreliğine, tüketilmişti!  Buna kimsenin hakkı olamazdı, olmamalıydı. İşte bu, evliliği sonlandırmak için zaten yeterli bir nedendi. Kimse kendisine yapılan böyle bir haksızlığa izin vermemeliydi…Yaşam öyle değerliydi ki!…

İlk defa kendime saygı duymaya başlamıştım. Demek ben de önemliydim. Hep başkalarını düşünmek, ne deyeceklerini hesaplamak, içinde bana yer olmayan binbir kuruntu!…Hep benim kusurlarımın didik didik edilmesi…  Utangaç susmalarım.Suçluluk duygularıyla boğuşa boğuşa  yenik düşmek!..Neden?…Neden hep ben?Soracak cesaretim bile yoktu. Yenilip bir daha  ayağa  kalkamamaktan  korkuyordum…

Kalktım, büyük cam bir bardağa yarıya kadar kola koyup içine birkaç buz attıktan sonra balkonu açtım, damların üzerine teklifsizce yaslanan geceyi seyretmeye başladım. İçimi rahatlatacak hiçbir ses yoktu. Kısa bir süre sonra burnuma iğde, ıhlamur kokuları gelmeye başladı…Bana tütsü yapılıyordu. Çocukluk anılarım yardımıma koşmuştu…Babam arı kovanlarının başındaydı. Anneannem sümbül, müge tarhlarının arasında, yabani otları temizliyordu.  Annem küçük bahçe kapısının önüne çıkmış, uzun ,düz saçlarını tararken onları seyrediyordu: Hadi gelin artık, sofra hazır!

Birden o mis kokulu hava yüreğime dolup içimi rahatlattı .Mutluluk değil de neydi bu. Devrim gibiydi. Hayatım birden nasıl bu kadar değişebilirdi? Oysa bu adımı atmadan önce ne çok üzülmüş, korkmuş, başta kendim olmak üzere kaç kişiye hesap vermiştim?! Öfke  doluydum evlilik, ahlak adına üzerimize çullanan ve bizi nefes almaz hale getiren toplum yasalarına…Kendi kendimiz olmaya ve yaşamaya hakkımız yoktu…Sadece kadınlar için tabii. Ya o çağdışı uyarılar: Yuva yıkılır mı. Erkektir yapar!…Bak benim hayatıma, para bile vermez doğrudürüst ,diyen bir başkası…Kölelik düzenini olumlayanlar…Hele erkeklere hiç hesap sorulmaz! Hep haklıdırlar çünkü…Yalnızsınız kısacası.  Bunu kabul edin. Yaşamın dışında, yaşama tutsak…Okumuş olmak sonucu değiştirememiş bir türlü…Hep aynı yasalar, heryerde…

Hadi bakalım, kurtuluyorsun  benden. Mutlu olursun artık!

Son defa kavga etmek istiyordu anlaşılan, ama bu işte ben yoktum.

Umarım  mutlu olurum bunca üzüntüden, huzursuzluktan sonra! Yanıt vermedi. Ilık bir rüzgar içeriye sızarak perdeleri hafiften uçurdu. Bir an önce bu boğuntudan kurtulmak istiyor, ama ne yapacağımı bilemiyordum. O ayaktayken yatamıyordum da. Galiba biraz korkuyordum…

Biliyorsun sabah erkenden ayrılıyorum buradan. Kararımız kesin. Tartışılacak bir yanını da bırakmadık. Benim biraz olsun uyumam gerek. İzin verir misin?

Bir an sessizlik oldu.   Sigara yaktığını duydum. Su sesi geldi, sonra da bardağın tıkırtısı…Giyiniyordu. Kemeri bir yere çarptı. Ayakkabılarını gürültüyle çekti. Korkumu ona duyumsatmamaya çalışıyordum…Ne akılsızlık. Bu geceyi aynı  evde geçirmenin  bir alemi var mıydı?! Sözüm ona uygarca davranmak istemiştim. Ne uygarlığı!…Hala cezalandırıyordu beni.     Suçlu olan benmişim gibi. Gerçi şu ana kadar hep saygılı davranmıştı ama…Ne bekliyordu benden.         Beklemeye hiç hakkı yoktu.

Ne kadar katısın bana karşı.Hiç önemsemiyorsun bile.   Üzülmediğin belli. İnsan yaşananlara biraz olsun saygı duyar. Senden bu kadarını beklemezdim…

Hafiften titriyordum. Ya arkası kötü gelirse…Sustum. Sonsuza kadar susacak gibiydim. Vaktiyle yeterince konuşmamış mıydım…Geriye ne kalmıştı ki.Sonuna kadar iyi götürdüğümü sanıyordum …Doğru hareket ettiğimi, doğru davrandığımı. Dönüp baktım,  gözgöze geldik. Bitmiş tükenmişti.   On yaş almıştı sanki. Hafif kamburlaşmıştı sırtı. Elbisesi üzerinden dökülüyordu.Bakışları içimi taradı, gözlerinde belli belirsiz bir umutlanma oldu.Lütfen döndüğünde beni uyandırma dedim.

Sarsıldı. Kapıyı hafif vurarak çıktı.Sert adımlarla uzaklaştı. Sonra asansörün kırgın sesi…

Bitiş bu muydu. Böyle mi olurdu. Bu kadar kolay mıydı?…Bu ben değildim.  İçime biri girmiş, yönetimi ele almıştı. Nasıl oluyor da bu kadar soğukkanlı  davranabiliyordum. Hemen toparladım kendimi. Hiç değilse bugünlerde suçluluk duygularına geçit vermemeliydim. Gece geç gelişlerini, kaçamaklarını, bencilliklerini aklımdan çıkarmamalıydım. Çevremdeki avukatlarından kaçmalı, yolumu  Bodrum’a çevirmeliydim.

 Acele giyindim. Tüm dertlerimi içine hapseden eve acele bir göz attıktan sonra aşağıya indim. Ortalık henüz sessizdi. Havaalanına gitmek üzere bir taksiye atladım. İçimden  ona  sürekli, bunları daha önceden düşünseydin, diyordum. Yoksa acımaya mı başlamıştım. Hayır, dedim. Henüz değil…

Bulutlar pembeleşmeye başlamıştı. Ağaçlar serinliği üflüyordu. Hepsi, her şey benden özür diliyor  gibiydi…Yeni bir yaşam kuruluyordu…Serçeler cıvıldamaya başlamışlardı bile. Bu defa daha akıllı olmaya  söz verdim. Kolay olmasa da…Herşey ne güzeldi ama…

Yazı kategorisi: Erte'nin Yüreği-Erte OYAR

ERGENE’NİN KUCAĞINDA

Erte OYAR

ERGENE’NİN   KUCAĞINDA

 (Uzun Bir Köprü’nün Devamı)

Edirne’nin hayatını dokuyan, halkının kimliğini yaratan nehirlerinden sonra, burada da Ergene karışmıştı kasabanın ruhuna… İnsanlarını sevgiyle yoğuran Ergene’ydi. Suyun gücüydü… İyileştirici gücü…

Yeni atanan öğretmenlere sevgi ve şefkatle sahip çıkılıyor, gerekirse ev bulunuyor, maddi manevi her türlü destek veriliyordu. Yalnız olsanız da ,emin ellerde olduğunuzu biliyordunuz. Yavaş yavaş yere daha sağlam bastığınızı duyumsuyordunuz…

Türkoloji’yi bitirmiştim. Edebiyat tarihçisi, eleştirmen ve dilci olarak eğitilmiştik, tezimi dilden yapmıştım çünkü. Öğretmenlik eğitimi almamıştık ki… Çırpına çırpına öğrenecektik, eğer iyi bir öğretmen olmak istiyorsak! Benim bildiğim ilk yöntem, kitap okutmak ve düşünmelerini sağlamaktı. Ben hangi yoldan gitmişsem yani. Arkadaşlarla konuşup çözüm arama geleneğimiz yoktu. Çoğumuz yeni başlamıştık öğretmenliğe. Eğitilmeden! Gözlerim sonuna kadar açıktı. Herşeyi bilmek istiyordum. Çok iştahlıydım.

Sene başında yapılan ders planını ve edebiyat kitabını inceliyordum. Kafamda belli belirsiz düşünceler doğuyordu. Nasıl öğretilmeliydi konular. Öğrenciyi derse bağlamak için ne yapılmalıydı? Ama birbirimizden korkuyor,açıkça konuşamıyorduk.Eleştirilmek ve alay edilmekten yani.Sonra nasıl ayakta kalabilirdik?… Öyleyse biz iki edebiyat öğretmeni olarak, kendi yolumuzdan gidecektik. Öyle yaptık… Sözsüz gizli bir anlaşmayla…

Bana bir edebiyat, iki de yalnızca kız öğrencileri kapsayan jimnastik sınıfı verilmişti. Yavaş yavaş öğrencilere alışmaya başlamıştım. Gerginliğim epey azalmıştı. Gene de ne onlar bana ulaşabiliyordu, ne de ben onlara… Öğrencilerime saygıyla davranıyor, asla hiçbirini ezmiyordum ama sevgi duygumu da iletemiyordum. Oysa sevgi çok önemliydi. Galiba çok çekingen ve utangaçtım. Düşüncelerimi rahat anlatamıyordum. Çünkü ben gerektiği gibi rahat değildim. Sadece Uzunköprü’ye, öğrencilerime ve mesleğime duyduğum coşkuyla yönetiliyordum. Biliyordum, aşktı bu. Böyle olurdu…

Klasik Batı Müziğine çok düşkündüm. Pek çok besteci varsa da tanrım, Beethoven’di o sıralarda. Yazamamak sıkıntısıyla, yazamamak, başa baş gidiyordu. Ama arkadaşlarım hep oldu yanımda yöremde. Yaşamayı seviyordum.  Evimdeki  yalnızlığı da…Ne yapayım ben buydum… Çok mu kusurluydum?…Belki de en büyük kusurum kendimi beğenememek, sürekli didik didik etmek, boyuna özeleştiri yapmaktı. Başkalarını kusursuz zannederek onlardan çok utanıyordum. Doğru muydu bu? Bilmiyordum… Günlük tutuyordum ama. Beni çok rahatlatıyordu. Söyleyemediklerimi neyse ki yazabiliyordum. Beton bahçemin duygusuz görüntüsünü, aldığım saksı çiçekleriyle, uzun yapraklı bitkilerle biraz değiştirebilmiştim. Karanfiller, kasımpatları, sarmaşıklar, hanımeli, fesleğen biraz sevinç katmıştı ortalığa… Gül de alacaktım… Yazın papatya da ekecektim.

Bütün arkadaşlar, Müdür’ümüz, Başmuavin’imiz de dahil, akşamüstleri yürüyüşe çıkıyor, bir restorana girip yemek yiyor veya Öğretmenler Lokalinde oturup eğleniyorduk. Kasabanın diğer öğretmenlerini de tanımıştık böylece. Genelde aydın, ilerici, insancıl kişilerdi. Özellikle ilkokul öğretmenleri… Ama utangaçlığım yüzünden biraz sıkıntılıydım. Tam kaynaşamıyordum onlarla. Bu da benim için iyi değildi. Üzülüyordum… Yalnız büyümüş, yatılı okulda okumuştum. Sanırım halktan kopuk yetişmek açıyordu bu dertleri başıma. Ama o zamanlar bu yorumlamayı yapamıyordum. Bir de çok kitap okumak da beni kendime kilitlemişti… Hala sıkıntısını çekiyorum sanırım…

Halk bizim bu yaşama biçimimizi anlayış ve sevgiyle karşılıyordu. Hiçbir olumsuz tepkiyle karşılaşmıyorduk çünkü. Dedikodumuz yapılmıyordu. Biz de topluma ters düşecek davranışlar içine girmiyorduk ki… Bazı arkadaşlar, erkekli kızlı birbirlerinin evinde toplanıyorlardı. Bana da gelinmişti. Erkek arkadaşlar çok saygılıydı. Çapkınca bir davranış söz konusu olmuyordu. Ama sonradan aralarında evlilikler oldu. O tür davranışta bulunanlar gruba alınmıyordu, sözsüz bir anlaşmayla sanırım… Okulda da eğitim çok iyi gidiyordu… Halk bizlerden memnundu, duyuyorduk bazen. Ama biz hep daha iyisini yapmaya çalışıyor, olanla yetinmiyorduk…

Ben hayatı kitaplardan öğrenmiştim. İnsanları, düşüncelerini, olaylar karşısındaki tepkilerini bilmiyordum. Kırılmaktan korktuğum için de yaklaşamıyordum hiçbirine diyebilirim. Tabii bir iki arkadaşım vardı. Samimi olduğum. Ama eski arkadaşlarım uzaktaydı. Mektuplarla sürdürüyorduk dostluğu. Onlarla içli dışlıydık. Anam babamdı onlar… Yaşama nedenim nerdeyse. Erkek arkadaşım artık yoktu. Eksiklik de duymuyordum. Çünkü karşı cinse güvenim yoktu. Hem anlamıyordum onları, hem de beğenmiyordum…Ama kitaplarım vardı!…Bir de müzik.

Artık yolumu seçmiştim: Öğrencilerime, kültür düzeyini arttırabilmek için kitap okutmak ve edebiyat derslerinde tartışmalara yer vermek. Böylece düşünme yeteneklerini geliştirmek… Bu düşüncemi paylaşmak aklıma gelmemişti. Uygulamaya başladım. Önce sınıf kitaplığı kurdum. Para toplayarak kitap aldık. Okunan kitapları sözlü kompozisyon dersinde irdeliyorduk. Ben de sözlü notu atarak teşvik ediyordum onları. Kompozisyon yazdırıp üzerinde tartışıyorduk. Okul kitaplığından da yararlanmaya teşvik ediyordum. Öyle mutluydum ki… Doğru yolda olduğumu hissediyordum. Ama okul idaresi dahil, kimse bana ne yaptığımı sormuyordu. Herhalde sadece gözlemliyorlar ve yaptıklarımı onaylıyorlardı. Bizim eğitim anlayışımızda ne yazık ki öncelikle kusurlar üzerinde duruluyordu. Olumlu olanlar üzerinde konuşulmuyordu. Gerçi ben de işin pek farkında değildim.  Sezgilerime göre hareket ediyordum. Yönetmeliği de bilmiyordum… Çok büyük bir yönseme duyduğum halde yazı da yazamıyordum…

Uzunköprü’yle iç içe geçmiştim. Kasabanın özü, öğrenciler, halk ve benim o ilkel evim,her şeyimdi artık.Bu yüzden ayrılmak çok acı geldi. Ayrılamadım… Hala ordayım…

ERTE OYAR -2014-Kuzguncuk

required=’1’/][contact-field label="Email" type="email" required="1"/][contact-field label="Website" type="url"/][contact-field label="Comment" type="textarea" required="1"/][/contact-form]

Yazı kategorisi: Erte'nin Yüreği-Erte OYAR

ÖZGÜRLÜK MÜ… BENİM İÇİN DE Mİ?

Erte OYAR

Aldatmayalım birbirimizi de, kendimizi de!… Özgürlük baş tacı ama ben nereye itilmişim de ortalıklarda bile yokum?… Hani bendim en yüce değer. Ben insan! Gel de gülme. Artık böyle pohpohlamalara karnım tok. Anladım olup biteni. Birtakım kavramlar var sadece. İşte ben de onlardan biriyim. Yani toplum beni birey olarak kabul etmiyor. Biçilen rol modele göre yaşamamı istiyor. Toplum dediğimiz  erkeklerden başkası değil ki zaten. Kararı onlar veriyor insanları yönlendirmede. Düzen onları mutlu edecek ölçütlere göre kuruluyor. Yargıç da onlar! Bize ne kalıyor?

Kısacası aldatıyorlar bizi ta en baştan. Söylenenler doğu değil. Özgür olarak gelmiyoruz hayata. Özgür olarak da yetiştirilmiyoruz. Küçükten itibaren nedenini bilmediğimiz ve anlayamadığımız kurallar bizi sımsıkı kuşatıyor. Açıklama yok. Nedenleri söylemek yok. Soru sormak yok. Sonunda merak duygumuz iyice örselenerek  sıkıcı ,bize hiç de yetemeyen bir eğitim sürecinden zar zor da olsa geçip gidiyoruz. Hepimiz ayrı bir yöne doğru. Soru sorulacak kimse yok. Galiba cevabı bilen de yok. Ya da bir türlü karşılaşamıyoruz onunla .Bir yerlerde bekliyorsa bizleri. Yanımıza gelmeyi asla akıl edemiyor. Hep tek başınayız yani.

Sağlığına dikkat etme,temiz olma, ders çalışma sorumlulukları daha ilerde başımıza bir de evlilik işini çıkartarak, bizi bin bir derde sürüklüyor: Bu defa aile düzeni, çocuklar, eğitimleri, sağlıkları!… Hele toplumun beklentileri… Pekiyi benim “ben” olma sorumluluğum yok mu? En başta gelmesi gerekmez mi… Asıl zor olan ve öğrenilmesi gereken  o değil mi?

Önce ellerimizi kollarımızı, giderek de duygu ve düşüncelerimizi bağlıyorlar; sonra da “Hadi çalış!”, “Hadi yarat!”, “Hadi ileri git!” diyorlar. Evet ama nasıl…

Bu köleliğe bir simge aramak gerekirse ben, EV diyorum: Çünkü ev halkı nedense kendi çektiklerini her zaman unutuyor, bizimle uğraşıyor. Sürekli eleştiri ve direktif. Sanki eşyalar ve alışkanlıklarımız da bizden hesap soruyor. Yazmak, öykü üretmek istiyorum ama beni rahatlığıyla kuşatan ev, zincirlerimi çözmüyor, gevşetmiyor bile. Aile bireyleri bu konuda yeterli olup olmadıklarını bile sorgulamaksızın, acele ve peşin yargılarla sözüm ona fikirlerini ileri sürüyorlar. Oysa ben öykünün sorunlarıyla uğraşıyorum. Yolumdan çekilseler ya!… Tek çare kalıyor bana, sanırım Cengiz Aytmatov’un  eserinin adıydı, “Kopar Zincirlerini Gülsarı” diyorum kendime!

EV!…Bu en sevgili ve en boğucu alandan acele kaçarak bir yerlere sığınıyorum, ucuzundan. Evet işte istediğim bu! Evden uzaklaşmak, bağımlılıklardan, kölelikten de uzaklaşmak demek. Kendine nesnel olarak bakabilmek, tarafsızlık içinde gerçekleri daha aydın olarak görmek ve tanımlayarak çözüm aramak!…

Çünkü insan yakınında olanı tam kavrayamaz.  Bunun için uzağa gidip bakması gerekir. Kendimizi de diğerlerini de ancak belli bir uzaklıktan daha iyi algılarız. “Algı bilinçtir, kavrayıştır.” Öyle dememişler mi…

Yazı kategorisi: Erte'nin Yüreği-Erte OYAR

NEDEN YAZMAYAYIM

Erte OYAR

Yazmak, çok küçük yaşımdan beri, en büyük isteğim ve amacım oldu. Benim için en kutsal uğraş, yazmaktı!… Çünkü kitaplara tapıyor, her şeyden önce onlarla yaşıyordum. Günde üç kitap bitirdiğim oluyordu o eşsiz Varlık Yayınlarından. Doymaksızın.

Dünya Edebiyatının çocuklara ait klasik eserleriyle okula başlamadan önce, anneannemin aracılığıyla  tanışmıştım. Kendi masalları da duygu dünyamın gelişimine katkı yapmayı sürdürüyordu bir yandan… Hani o bizim arka tarafta, yerdeki beton kapaklı kuyu. Ablaların küçük kız  kardeşe yaptıkları haksızlık. Ama yerin altındaki o saray gibi güzel evin beyinin, sonunda durumu anlayıp onu kurtararak evlenmeleri … İnsanların başına neler geliyordu öyle?… Böylece kararımı kesin olarak vermiştim: Büyüyünce romancı olacaktım. İşte ilk nedenim!

Hem şehirde hem de köylerde, bazıları kiralık da olsa, pek çok ekili arazimiz vardı. Ben de, bir doğa tutkunuydum, ayrıca bitki ve böcek koleksiyonu yapıyordum. Bu yönümü çok iyi gören babam, tarlalara giderken beni sık sık yanına alıyordu. Sabah serinliğinde, nerdeyse güneş doğmadan jiple yola çıkmak, koyu yeşil bir bitki örtüsü serili tarlaların arasından geçmek; tadına doyamadığım bir mutluluktu. Yeşilin binbir hali… O anları asla unutamayacağımı çok iyi biliyordum. Zaten  birgün yazacaktım! Ekinler, mısırlar, ayçiçekleri, pancarlar, ayrıca  bağlar, kirazlıklar, meyva bahçeleri… Hepsine tapıyordum, babam gibi! Köy yollarında ilerlerken birden havalanan nefti kanatlı bir kuş… Siyah huysuz kargalar… Bütün bu güzellikler, ikinci yazma nedenimi oluşturdu.

Köy yaşamını, köylüleri tanımaya başlamıştım. Gördüklerimi ilgiyle izliyordum.

Şehirlilerle aralarındaki fark beni şaşırtıyordu. Tüm insanları anlamaya çalışıyordum. Edirne’nin ara sokaklarına dalmaya başlamıştık okul dönüşlerinde arkadaşımla. Camlarda birbiriyle konuşanlar, açılan tahta kapıların ardından görünen ev içleri, kadınlar,çocuklar… Büyülendiğimi hissediyordum, tanık olduklarımla. Üçüncü nedenim, insanları anlatmaktı.

Dördüncü nedenim, kendimi de tanımaya başlamamdan ileri geldi. İç konuşmalarım başlamıştı. Susmak bilmeyen bir geveze yaşıyordu içimde. Durmaksızın, ‘Neden?’ diye soruyordu bana. Öyle meraklıydı ki!…

Her yerde, kadınların ikinci planda olduğunu, ezildiğini, susturulduklarını çabuk fark etmiştim. İşte beşinci nedenim; onları nasıl yazmazdım?!… İnsanların iç dünyalarına dalınca, çıkmak kolay değildi. Erkeklerin de sorunları vardı ama doğrusu o konu beni aşıyordu. Çünkü onları uzun bir süre anlamam mümkün olmadı. Daha çok, sorun yaratıcı olarak gördüm onları. Ya ailelerin açmazları?!… Aile ilişkileri? Altıncı nedenim olmaya hak kazandılar.

Yedinci nedenim, kendimi sorgulamak; böylece varlığımı kendime kanıtlamaktı. Çelişkilerim nelerdi?…

Artık sosyal sorunların içine dalmıştım, öğretmenliğe başlayınca: Şu eğitimin hali neydi öyle? Sekizinci diyebilirim ona.

Dokuzuncu nedenim olarak, ülkemizin sorunlarını görüyorum.

Onuncu nedenim, yazarak kendimi kanıtlamaya çalışırken, bir yandan da rahatlamak. Yıllarca, yazabilmek için yaşadım. Bu nedenle, hiç akıllıca olmayan bir yaşama katlandım. Böylece , yazmamaya  hakkım yok. O zaman kendimi hiç affetmem!…   

Yazı kategorisi: Erte'nin Yüreği-Erte OYAR, Genel Yorumlar

NEDEN YAZMAYAYIM-Erte OYAR

Resim

Yazmak, çok küçük yaşımdan beri, en büyük isteğim ve amacım oldu. Benim i-

çin en kutsal uğraş, yazmaktı!… Çünkü kitaplara tapıyor, her şeyden önce onlarla yaşıyordum. Günde üç kitap bitirdiğim oluyordu o eşsiz Varlık Yayınlarından. Doymaksızın.

 

Dünya Edebiyatının çocuklara ait klasik eserleriyle okula başlamadan önce, anneannemin aracılığıyla  tanışmıştım. Kendi masalları da duygu dünyamın gelişimine katkı yapmayı sürdürüyordu bir yandan… Hani o bizim arka tarafta, yerdeki beton kapaklı kuyu. Ablaların küçük kız  kardeşe yaptıkları haksızlık. Ama yerin altındaki o saray gibi güzel evin beyinin, sonunda durumu anlayıp onu kurtararak evlenmeleri … İnsanların başına neler geliyordu öyle?… Böylece kararımı kesin olarak vermiştim: Büyüyünce romancı olacaktım. İşte ilk nedenim!

 

Hem şehirde hem de köylerde, bazıları kiralık da olsa, pek çok ekili arazimiz vardı. Ben de, bir doğa tutkunuydum, ayrıca bitki ve böcek koleksiyonu yapı-

yordum. Bu yönümü çok iyi gören babam, tarlalara giderken beni sık sık ya-

nına alıyordu. Sabah serinliğinde, nerdeyse güneş doğmadan jiple yola çık-

mak, koyu yeşil bir bitki örtüsü serili tarlaların arasından geçmek; tadına doyamadığım bir mutluluktu. Yeşilin binbir hali… O anları asla unutamayacağımı çok iyi biliyordum. Zaten  birgün yazacaktım! Ekinler, mısırlar, ayçiçekleri, pancarlar, ayrıca  bağlar, kirazlıklar, meyva bahçeleri… Hepsine tapıyordum, babam gibi! Köy yollarında ilerlerken birden havalanan nefti kanatlı bir kuş… Siyah huysuz kargalar… Bütün bu güzellikler, ikinci yazma nedenimi oluşturdu.

 

Köy yaşamını, köylüleri tanımaya başlamıştım. Gördüklerimi ilgiyle izliyordum.

Şehirlilerle aralarındaki fark beni şaşırtıyordu. Tüm insanları anlamaya çalışıyordum. Edirne’nin ara sokaklarına dalmaya başlamıştık okul dönüşle-

rinde arkadaşımla. Camlarda birbiriyle konuşanlar, açılan tahta kapıların ardından görünen ev içleri, kadınlar,çocuklar… Büyülendiğimi hissediyordum, tanık olduklarımla. Üçüncü nedenim, insanları anlatmaktı.

                 

Dördüncü nedenim, kendimi de tanımaya başlamamdan ileri geldi. İç konuşmalarım başlamıştı. Susmak bilmeyen bir geveze yaşıyordu içimde. Dur-

maksızın, ‘Neden?’ diye soruyordu bana. Öyle meraklıydı ki!…

 

Heryerde, kadınların ikinci planda olduğunu, ezildiğini, susturulduklarını çabuk fark etmiştim. İşte beşinci nedenim; onları nasıl yazmazdım?!… İnsanların içdünyalarına dalınca, çıkmak kolay değildi. Erkeklerin de sorunları vardı ama doğrusu o konu beni aşıyordu. Çünkü onları uzun bir süre anlamam

mümkün olmadı. Daha çok, sorun yaratıcı olarak gördüm onları. Ya ailelerin

açmazları?!… Aile ilişkileri? Altıncı nedenim olmaya hak kazandılar.

 

Yedinci nedenim, kendimi sorgulamak; böylece varlığımı kendime kanıtlamak-

tı. Çelişkilerim nelerdi?…

 

Artık sosyal sorunların içine dalmıştım, öğretmenliğe başlayınca: Şu eğitimin

hali neydi öyle? Sekizinci diyebilirim ona.

 

Dokuzuncu nedenim olarak, ülkemizin sorunlarını görüyorum.

Onuncu nedenim, yazarak kendimi kanıtlamaya çalışırken, bir yandan da ra-

hatlamak. Yıllarca, yazabilmek için yaşadım. Bu nedenle, hiç akıllıca olmayan bir yaşama katlandım. Böylece , yazmamaya  hakkım yok. O zaman kendimi hiç affetmem!…                  

Yazı kategorisi: Erte'nin Yüreği-Erte OYAR

KADIN HAKLARI

İpin Ucu-Erte OYAR

Erte Oyar-   22.3.2014

Kadın hakları mı? O da ne. KABUL EDİLEMEZ! Bazılarının böyle dediğini duyar gibiyim. Öyle acı ki! Değil erkekler, kadınların önemli bir kısmı bile o kanıda. “Üstün olan erkeklerdir. Kadınlarla eşit olmaları kabul edilemez. Yoksa düzen bozulur!”

Hangi düzen? Yaşadığımız koşulların adı, olsa olsa adaletsizlik, ilkellik, çağdışılıktır. Uygarlık savaşında  hızla geriye doğru gitmek, kaybetmektir! Ötesi yok… Kimler getiriyor bu yasaları? Kimler olacak, kadının her alandaki başarısını apaçık gören ve onu yücelten Atatürk’ün ölümünden sonra fırsat kollayanlar, kazanılmış kaleleri birer birer geriye almaya başladılar. Her ne kadar Cumhuriyet Döneminin kazanımları hemen bitirilemediyse de artık hedef seçilmişti. İlk adım, uygarlığın simgesi Köy Enstitülerini kapatmak olmak üzere. Bu konuda kadınların yeterince direndiği söylenebilir mi?!

Daha önce de pek çok kere dile getirildiği gibi, kadın hakları konusunda hazıra konan kadınlar, sorunun bilincine varamadılar. Gerçekleri göremediler ve savaşımdan korktular. Yaşadıkları haksızlıklara boyun eğdiler, örgütlenmediler ve kaybettiler…

Bilimsel veriler, kadınların erkeklerden daha zeki olduğunu söylemektedir. Ama bu çoğunlukla kabul edilmez. Eğitimli erkekler arasında bile kadınlara yeterince değer verilmez ve gerekli saygı gösterilmez. Ayrıcalıklı olan erkeklerdir. Kadınlar sadece kullanılır. Parti çalışmalarına bir bakın, gerçeği  görürsünüz. Karşı çıkarsanız hemen yadırganırsınız.

İnsan hakları nerde kalıyor pekiyi? İnsanlar eşit değil midir? Kadın tüm varlığıyla, cinsel kimliğiyle de özgürdür, özgür olmalıdır. Bir insanın yaratıcı, üretici ve verimli olabilmesi, ilerleyebilmesi için kendisine saygı duyulması,her alanda desteklenmesi ve kendini kanıtlayabilmesi birinci koşuldur. Mutluluk böyle gerçekleşebilir. Ancak yüksek  kültürlü, özgür düşünceli, kendine saygı duyan , özgüveni yüksek kadınlar iyi çocuklar yetiştirir, fikir üretebilir, büyük eserler verebilir,  büyük başarılar gösterebilir. Köleliğinden kurtulabilirse. En başta kendi ailesi büyük bir engel çıkarır. Çevre zaten her attığı adımı kösteklemeye hazırdır. Ancak başarılı olunursa şapka çıkarılır. Engel olunmaz. Neyse ki  okuyan gençler  epey şanslı. Ama onların da sayısı çok değil ki!…

Oysa halkımızın durumuna bir bakın. Olmadık nedenlerle dövülen, öldürülen, her biçimde acımasızca ezilen kadınlar, gençkızlar ülkemizin geleceğini karartıyor. Durumları bizi umutsuzluğa düşürüyor!…Atatürk’ün Türkiye’si bu noktada mı olmalı?!

Kadın hakları insan haklarının önemli bir parçasıdır. Kadınların desteği olmaksızın toplum ileriye gidemez. Kadın hakları uygarlaşma ve ilerlemenin olmazsa olmazıdır…Bu konuda toplumun tüm kesimleri elinden geleni yapmalı ve başımıza çökmüş bu karabasanı üzerimizden uzaklaştırmalıdır… Eğer başarılı olmak istiyorsak!

Kadın hakları, erkek haklarının da güvencesidir. Çünkü toplum böyle güç kazanır. Kadın ve erkeğin eşit olarak elele vermesiyle.

Yazı kategorisi: Erte'nin Yüreği-Erte OYAR

TUNCA’NIN YEŞİL SULARI

     İpin Ucu-Erte OYAR

Çocukluğumun cenneti Edirne’deyim. Akşamüstü yoksul evlerinden, Çingene Mahallesinden yükselen yanık kokuları, hala firuze rengi solmamış göğü, ille de yaşamın içine sokulan hafif esintisiyle beni kollarına aldı, Tunca’nın masallar söyleyen koyu yeşil sularının üzerine bıraktı. Yemyeşil çimenlerinin arasında, kıyılarına yerleşmiş salkımsöğütler, minik dalgaları sevgiyle öpüyor. Tarih yavaşça başını kaldırıyor. Yakından sığırların böğürtüleri, insan sesleri geliyor. Kendimden geçmiş halde mutluluğu yudumluyorum. Yusufçuk böceğiyim. Suya yaklaşıp yükselerek, ağaçların çevresinde dolanıyor, hayatımı arıyorum. Nerdesiniz? Hadi gelin…

İçinden üç nehir geçen kaç şehir vardır…Osmanlı döneminde eriştiği düzeye bir daha asla yaklaşamamışsa da sokaklarında, camilerinde, köprülerinde ve insanlarında, insanların yaşama düzeyinde, hayata bakış açılarında, ince zevklerinde, saygılı davranışlarında o günlerden kalan değerler uzun zaman devam etti. Sonradan gelen yönetimler o hazineyi koruyamadı. Edirne’yi anlamadı bile. Önemsemedi. Gitgide bozuldu Edirne, nefes alamaz oldu. Genellikle Türkiye’nin her kentini ezen  kaba, hiçbir güzellik anlayışı taşımayan binalar, sokaklar Edirne’yi de aralarına  aldı. Artık özlediğim, sadece çocukluğumun Edirne’si. Üzülmemek için gitmek  istemiyorum bile… Ne yazık! Bunun cinayetten ne farkı var?! Duygularımızı hırpalamak, anılarımızı buruşturup savurmak hakkı nerden verilmiş onlara? Bu görgüden, kültürden yoksun duyarsız, parayı vazgeçilmez  tek değer sayan kişilere…

Bir yanda Sarayiçi, ağaçları azalmış, otları seyrekleşmiş, diğer yanda günlük hayhuyu içinde gene de mutlu görünen insanlarının yaşattığı çarşısı…Üçşerefeli Camisi beni çok iyi anlıyor. Cadde’nin başında o pembe dantelli, nakışlı minareleriyle dikilmiş, üstüne titrediği Edirne halkının yaşamını denetliyor. Üzüntüyle.

İşte geceye hazırlanan kocaman beyaz ay da geldi. Ağaçların üzerine yerleşti. Beyaz, kahverengi ipek kadife küçücük gövdeleriyle gece kelebekleri  mutlulukla otların üzerinde uçuyor. Açık yeşil ince şeffaf kanatlarıyla çevrede dönen su sinekleri de burada. Kurbağalar olan bitenin farkında, yavaştan vıraklamaya başlıyor. Baykuşların zamanı geliyor. Ayın bana diyecekleri var. Çocukluğumu, gençkızlığımı mı hatırladı nedir…Yaşamımın her anına tanık olmuştu. Odamda kitap okurken bana bakardı. Uyuyuncaya kadar. Üzüntülerimden haberi vardı. Avutmaya çalışırdı…

Güzel Edirne ben seni damarlarımda hissederek yaşadım hep. Uzaktayken bile. Seni sevmek ne güzel…