Biz Biliyoruz ki…

018-2

Okuyorsanız bilmek için…

Bakıyorsanız anlamak için…

Yazıyorsanız aydınlatmak için…

Yaşıyorsanız güzelleştirmek için…

Hemen yarın değilse bile…

Bir gün mutlaka…

Çok şey güzel olacak…

Bizim için.

 

Çünkü biz biliyoruz ki…

Bilen…

Anlayan…

Aydınlatan…

Güzelleştiren…

Her insan birer su damlası…

Yaptıklarıyla emeğini yağarak

İnsanın düşünce nehirlerinden…

İnsanlık okyanusuna akan.

 

Ve inanıyoruz ki…

Ülkesi ve insanı için…

Özverili çabalarla üreten her insan…

Umuttur ortak hayatımıza tohum çatlatan.

(Nazmi Metin-03 Aralık 2016)

Kemal Amca İçin…

100_1921sair-dervis-kemal-ozcan-1 (1)

Her geçen gün azalan İnsan Değerlerimiz gelecekte unutulmasın diye…

Dün, Uzunköprü Belediye başkanı Enis İşbilen’i birkaç dakikalığına ziyaret ettim.

İlk kez gerçekleşen bu ziyaret sırasında, yaklaşık bir ay önce ayaküstü yapılan bir konuşmada dile getirdiğim, Uzunköprülü halk ozanı derviş Kemal Özcan’ın adının, evinin bulunduğu sokağa verilmesi gerektiği ile ilgili önerimi- zamansızlık nedeniyle, evinin müze yapılması bölümünü eksik bırakarak-  bir kez daha yineledim.

Ayaküstü gerçekleşen daha önceki konuşmada, söz konusu önerime, “çok güzel olur, hatta evinin önüne küçük bir büstü de konulabilir” (bu konuşmada evinin müze olarak düzenlenmesinde de söz etme fırsatı bulmuştum) demişti. Dünkü konuşmada bundan hiç söz etmedi ve önerimi bu kez bir kağıda not ederek konuyu meclise götüreceğini söyledi.

Makamından ayrılmak için tokalaşırken, Trakya Ressamlar Derneği olarak, ölüm yıldönümünde anma etkinliği düzenlemeyi düşündüğümüz konusunda da kendisini bilgilendirdim.

Uzunköprü de yıllardır gösterdiğim çabam hep bu yönde oldu…

Yerel Yönetimler, yıllardır kişilerin çabalarıyla bir yere kadar getirilen ve hantal yapıların duyarsızlığına takılarak sonuçsuz kalan o çabaları, toplum hayatının en birleştirici insan dinamiği olan bu değerlerimizin çabalarına ve bize emanet kalan anılarına saygının bir ifadesi olarak desteklemeleri ve sonuçlandırmaları gerekir.

İnsanın insanı anlayarak, ortak kazanımlar için omuz omuza duruşların sağlam zeminlerini oluşturmanın iletişim imkanları bu kadar bolken, başta insan olmak üzere, bizi biz yapan değerlere yabancılaşma salgını yaşandığı günümüzde;  her geçen gün zamanlı-zamansız ölümlerle sayıları hızla azalırken, doğumlarla bir kişiyle de olsa yeri doldurulamayan İnsan Değerlerimiz, bu günlerde ve gelecekte unutulmasın diye ben yaşadığım yerde çabalıyorum… Sizlerde yaşadığınız yerlerde çaba göstermelisiniz. (Nazmi METİN-12.01. 2016)

Sahi, Ne Yürekli Çocuklardık biz

Uğur-Mumcu-cenaze

Hayatına dair düşlerin gerçeklik izini sürme azmi ve çabası olanların başarılarından beslenerek iyiye güzele doğru dönüşürmüş hayatlarımız…

Onların usta işi hayatlarının değer zenginliğinden, kadir kıymet bilgisi ölçüsünde alabildiklerini güne ve geleceğe taşıma sorumluluğunu ne kadar gösterebilirse insan yığınları, toplumlar o ölçüde gök mavisi ile yer yeşili arasında can renklerini hakim kılma başarısı yakalayabilirlermiş.

Bu sabaha karşı, geceden kalanları süpürüp atarken gün ışığı, ben bunları düşünüyordum; düş uykusu ile gün gerçeği arasında esneyerek gezinirken… Çoğunlukla, yaşlaşan Anma Günleri öncesi olur; benden bize çoğalma çabası önermeli,  ülkemin günlerine ve geleceğine dair mücadele azmi bileyen kaygı ayarlı bu tip düşünmeler.

Hatırlıyor musunuz?…

Farkında mısınız?…

Ne çok ölümlerimiz oldu, oluyor, aramızdan koparılıp alınan…

Her biri, hayatlarımızı hepimiz adına savunma ve daha yaşanır yapma yürekliliği gösterdikleri için öldürülen…

Yığınsal yas duyarlılığıyla toprağa verip bir iki anma sonrasında oluşan toplumsal boyutta yılgınlık ve korkunun unutkanlık dayattığı…

Yılda birde olsa Anma unutkanlığımıza, savunduklarını her koşulda savunamama yüreksizliğimize sudan gerekçeler bulma utanmazlıkları sergilediğimiz.

Öncesinde, gecenin bir yarısı yürek atışlarıma usulca dokunuşlarla uykumdan uyandırmalar yaşarım. O anlarda sol yanımda çocukluğumdan bir ses, çocukluğumda sabahları gün doğumu renklerine sarınarak gelen, çocuk düşlerimin gezgin gerçeğinin bilge zamanlarını yaşadığımı hatırlatır.

Sahi, ne yürekli çocuklardık, her birimiz…

Düşlerini her koşulda savunarak her birini gerçek yapma mücadelesini yaşamak bilen.

Ne korkak insanlar olduk, hepimiz…

Eli silahlı ya da paralı her,  “Höt” diyene insanlığımızı bağışlaya bağışlaya insanlıktan çıktık. (Nazmi Metin-13.01.2016)

Her geçen gün azalan İnsan Değerlerimiz gelecekte unutulmasın diye…

 

Dün, Uzunköprü Belediye başkanı Enis İşbilen’i birkaç dakikalığına ziyaret ettim.

İlk kez gerçekleşen bu ziyaret sırasında, yaklaşık bir ay önce ayaküstü yapılan bir konuşmada dile getirdiğim, Uzunköprülü halk ozanı derviş Kemal Özcan’ın adının, evinin bulunduğu sokağa verilmesi gerektiği ile ilgili önerimi- zamansızlık nedeniyle, evinin müze yapılması bölümünü eksik bırakarak-  bir kez daha yineledim.

Ayaküstü gerçekleşen daha önceki konuşmada, söz konusu önerime, “çok güzel olur, hatta evinin önüne küçük bir büstü de konulabilir” (bu konuşmada evinin müze olarak düzenlenmesinde de söz etme fırsatı bulmuştum) demişti. Dünkü konuşmada bundan hiç söz etmedi ve önerimi bu kez bir kağıda not ederek konuyu meclise götüreceğini söyledi.

Makamından ayrılmak için tokalaşırken, Trakya Ressamlar Derneği olarak, ölüm yıldönümünde anma etkinliği düzenlemeyi düşündüğümüz konusunda da kendisini bilgilendirdim.

Uzunköprü de yıllardır gösterdiğim çabam hep bu yönde oldu…

Yerel Yönetimler, yıllardır kişilerin çabalarıyla bir yere kadar getirilen ve hantal yapıların duyarsızlığına takılarak sonuçsuz kalan o çabaları, toplum hayatının en birleştirici insan dinamiği olan bu değerlerimizin çabalarına ve bize emanet kalan anılarına saygının bir ifadesi olarak desteklemeleri ve sonuçlandırmaları gerekir.

İnsanın insanı anlayarak, ortak kazanımlar için omuz omuza duruşların sağlam zeminlerini oluşturmanın iletişim imkanları bu kadar bolken, başta insan olmak üzere, bizi biz yapan değerlere yabancılaşma salgını yaşandığı günümüzde;  her geçen gün zamanlı-zamansız ölümlerle sayıları hızla azalırken, doğumlarla bir kişiyle de olsa yeri doldurulamayan İnsan Değerlerimiz, bu günlerde ve gelecekte unutulmasın diye ben yaşadığım yerde çabalıyorum… Sizlerde yaşadığınız yerlerde çaba göstermelisiniz. (Nazmi METİN-12.01. 2016)

Renklerini kuşanarak gelenlere

Nazmi Metin-Renk yolcusu-17x12-Tuval üzeri yağlıboya

Resim atölyemin ilkini,
1993 yılında açmıştım.
Uzunköprü’nün merkezinde açılan atölye,
Bu alanda açılan ilk olduğu için,
Kısa zamanda,
Sanat-edebiyat sevenlerin,
İlgi odağı olmuştu.

Yedi yıl açık kalan atölye,
Her kesimden gençlik ile
Hediyelik portre yaptıran,
Askerin uğrak yeriydi.

Atölyenin renkli havası,
Bendenizin az buçuk,
Dize ve satır işçiliği nedeniyle,
Edebiyatla ilgili olduğundan,
Mahalli şair, yazar takımını da ağırlardı.

Kafamız ile gönlümüz,
Memleket meseleleriyle yoğrulduğundan,
Atölye karşısındaki şehir parkının,
Postane karşısına düşen köşesinde,
Her zaman şu meşhurrr siviller ile
Çakmaklara gaz dolduran,
Muhbir vatandaş olurdu.

Gün 24 saat,
Gözaltındaki atölyede,
Şair, yazar, ressam takımı,
Ve onların sevenleri,
O haki günlerde hep birlikte,
Dizeleri ve renkleri,
Sakınarak da olsa,
Yüz dolusu sevinir,
Ağız dolusu gülerdik.

Kulaktan doldurmalı,
Yoz bilginin kafa boşluğunu,
Taşıyanımız çok olduğundan,
Olumlusu az,
Olumsuzu çok,
Yaşanarak geçen,
O günlerin ardından,
Şahsım tarafından,
İlçe esnafları ile
İlgili kesimlerden sağlanan katkılarla gelen,
Ve yeri belediye tarafından verilen,
Köprü Ressamları Atölyesi olmuştu.

Diyeceğim, bugünlerde,
Beyin ve yürek zenginliğimi,
Dalgalandırarak bayrak gibi,
Sesleniyorsam sizlere,
Bıkıp usanmadan;
“Onurlu bir üretim ve paylaşım süreci için,
Ressam Dayanışması” diye altını çizerek
Bu dik duruş geçmişinin verdiği,
İnsana güven duygusu sayesindedir.

Selam olsun…
Renklerini,
Dizelerini,
Ve yürekli satırlarını kuşanarak,
“Dayanışma için varım” diyenlere.
(30 Eylül 2012-Edirne)
Nazmi METİN

Yaşadıklarımız için

 Nazmi METİN Yazdı

Nazmi Metin

Her insan gibi.

Daha doğrusu,

Çoğu insan gibi,

Hayatın güzel yanlarını fikrimle,

Dize dize,

Renk renk,

Satır satır sevinen beynim..

İnsanın çirkin yanlarını,

Şiire dize,

Tuvale renk,

Yazıya satır sevgimle,

 Üzülen yüreğim vardır benim.

 

Beynim akıl akıl sevinirken fikrimi,

Yüreğim yana yakıla üzülürken sevgimi,

Ben ne kadar insansam.

Yaşanan hayat o kadar,

Güzel bir gelecektir,

Ortak hayatı,

Yaşadıklarım için.

 

Sevinmek hayatın güzel yanlarını insan gibi.

Üzülmek çirkin yanlarını insanın insan gibi.

Renktir tuvallerde bir evren dolusu çağlardır.

Ezgidir,

Şiirdir,

Öyküdür,

Romandır.

Bilimdir,

Sanattır,

Edebiyattır.

Ve gezegenimizde her an milyarlarca dünya,

Milyonlarca yıldır,

İnsanın güzellikleri sevinen beyniyle kurulurken,

Çirkinliği üzülen yüreğinin matemiyle yok olmaktadır.

 

Her anı insan gibi.

Daha doğrusu,

Çoğu insan gibi.

Güzellikleri biz sevindikçe çoğalan,

Bir hayat var çağlardır yaşanan,

Beynimiz insan için düşündükçe rengarenk akan,

Yüreğimiz üzüldükçe yarınlarını kanayan.

 

Bunun ne kadar farkındaysa,

Hayatı o kadar hak ediyor insan.

Söylem Afyonu ile gün geçirenlere…

Nazmi METİN-siyah beyaz-1
Nazmi METİN

Ülkenin ve bölgenin halk ilgisizliği ile…
Yönetsel siyasi iradenin gereğinden fazla ilgili (!) olması yüzünden, derneksel örgütlülüğü daha cenin halindeyken boğazlamaya hazır ve nazır koşullarda var olabilen bir sanat derneğidir, Trakya Ressamlar Derneği…

Yörenin güzel sanatlar alanında üretken olan insan dinamiklerini bir çatı altında toplayarak, sanat üretim ve paylaşım aşamalarında etkin güç birliği oluşturmak amacıyla kurulan derneğin yaptığı ilk çalışma, doğum yeri olan Edirne’de Sanat Üretim ve Paylaşım Atölye-Galerisi açmak oldu…

Hangi koşullarda var olduğunun bilinciyle örgütlenme çalışmalarına hız veren dernek, bir yandan il ve ilçelerde temsilcilerini belirlerken diğer yandan ilk sergisini 5-15 Mayıs 2014 tarihleri arasında Edirne Ticaret ve Sanayi Odasında gerçekleştirdi. “1. Örgütlü Sanat İçin Dayanışma Sergileri Edirne Buluşması” başlığı altında gerçekleşen serginin amacı, sanatçı sanatsever dayanışması oluşturarak dernek örgütlülüğünü güçlü kılmaktı…

Derneğin bu sergide, örgütlülük algısının bütün kesimlerde mide gurultusu ile para şıngırtısına yerini bıraktığı bir ülkede, sanat yapmanın ve onu insanlarla çağdaş ortamlarda paylaşmanın nasıl bir çaba gerektirdiği gerçeğiyle yüzleşmenin inat kazanımı oldu…

Hazırlık süreci yerel basın aracılığı ve davetiye dağıtımıyla yoğun bir şekilde duyurulan, Edirne Belediyesinin davetiye, afiş ve kokteyl desteğini alan ilk serginin açılışına ilin valisi ile belediye başkanı katılım göstermedi…

O günlerde tayin gerilimi yaşayan valinin katılmayışı neyse de, başkanı olduğu kurumun yapılışına katkı verdiği bir sergi açılışına çiçeği burnunda başkanın katılım göstermeyişi, söz konusu yüzleşmenin etki gücünü arttıran nedenlerdendi.

Dernek 18-28 Ekim 2014 tarihleri arasında 2. Sergisini Devecihan Kültür Merkezi sergi salonunda gerçekleştirdiğinde de ilin önde gelen bu 2 temsilcisi Edirne’de kurulan, adı “Trakya” ve başkanı Edirneli olan ve düzenlediği etkinlikte “örgüt” ile “dayanışmayı” bir araya getiren derneğin etkinlik açılışına katılmama geleneğini bozmadılar.

2014 yılı mayıs ayında ETSO Salonunda yapılan ilk Sergide ulusal ve uluslar arası 23 ressamın 65 çalışması…

2014 yılı Ekim ayında Devecihan sergi salonunda yapılan 2. sergide yine ulusal ve uluslar arası 34 ressamın 86 çalışmasının sergilendiğini hatırlatıyorum.

Edirne’de vali ile belediye başkanının katılım göstermediği etkinlik açılışlarına, atananlarla seçilenlerden oluşan protokol listesini oluşturan isimlerinde katılma zahmetine girmedikleri bilinen ve örnekleri bolca sergilenen bir tavırdır.

Bu anlamsız tavır ve düzeysizlik bolluğunda, sergi açan sanatçıların sergi salonu görevlilerinden saygı görmesi beklenebilir mi?

Sanatçılar resimleri taşır ve asarken görevlilerin ortadan yok olması kimlerin ayıbı olabilir?

Kültür ve Turizm Bakanlığına ait bir kuruluşun çatısı altında görevliler tarafından aşağılanan bir sanat ve sanatçı gerçeği o kurumu yönetenlerin ayıbı değil midir?
Bir sanat derneği tarafından düzenlenen uluslar arası katılımlı etkinliğe gereken ilgi ve özeni göstermek o ilin ortak kazanımı değil midir?

Velhasıl…
İlin yöneticisi ve görevlisi düzeyinde gördüğümüz yoğun ilgisizlik ve ayıp bolluğu nedeniyle ne kişisel ne de dernek olarak bir daha Edirne’de sergi açmama kararı aldığımızı duyuruyor ve diyoruz ki;

Edirne’nin güzel sanatlara gereksinim duymayan estetik özürlü üst ve orta kesimleri katılma gereği duymasa da, Dernek var ve her ay ülkenin bir başka il ve ilçesinde “TRED-Örgütlü Sanat İçin Dayanışma Sergileri” başlığı altında düzenleyeceği sergi etkinlikleriyle var olmayı sürdürüyor, sürdürecek.

Yazının burasında yeri gelmişken…

Her alanda örgütlülüğün halk demokrasisi ile çağdaş ve uygar insan çoğunluğunun can damarını oluşturduğuna inanan…

Bu inancını her koşulda mücadele dinamiği yapan toplumsal eylem adamı olarak diyorum ki;

“On yıllardır, halkın Cumhuriyet kaygılarından beslenerek koltuklara yerleşen…
Halkın bu kaygılarını yaptırım gücü yüksek kitlesel tepkilerle besleyerek etkin hale getiren çalışmalar yapmak yerine söylem afyonuyla idare eden…

Söylemleriyle sosyal demokrat, yaptıklarıyla aslını otuz iki dişi çürük bir halde sırıtan her alanda ki siyaset cambazlarına kişi ve çevre olarak artık oy yok,…
Söz, yazı ve gazete desteği de yok.”

GECE

Erte OYAR

Gece, ıhlamur, akasya, iğde kokularıyla kendinden geçmişti. Pencereleri ,kapı aralarını yokluyordu, mutsuz kimse var mı, kalmasın diye…Direnemezdim. Mor bir gökyüzü, altın parıltıları ve yaprak kokuları  içinde ,gideceğim yolu aydınlatıyordu. Arada bir sessizliği yırtarak geçen kuş bağırtıları ,zamanı dokuyordu.

Eve gidiyordum biraz geç bir saatte. Bir zamanlar Ahmet’le benim olan bir eve. Son  birlikteliğimizdi  bu.  Oysa sevmiştim. Mutlu olacağımızı ummuştum. Ortalığı silmiş süpürmüş ,sofralar kurmuştum. Coşkuyla beklemiştim akşam eve dönmelerini. Taranmış, süslenmiştim… Şimdi evde olan oydu…Artık kimse kimseyi beklemiyordu…Neydi yaşamak ya da evlilik? Ya da mutluluk?…Bize öğretilenlerin doğru tarafı yoktu. Yalnızdınız her zaman. Çevreniz sadece akıl verip sizi sorgulayanlarla doluydu. Bunları  da  geride bırakmıştım. Neyse ne…

Sabah ilk otobüsle yola çıkacaktım. Hemen uyumam lazımdı. Üzerimdekilerle kanapeye  uzandım. Öteki odada kalan Ahmet kapıdan başını uzattı. Nerde kaldın?…Şaşarak baktım yüzüne. İçimden, sana ne, diyerek…Cevap vermek zorunda değildim artık. Ayrılıyorduk: Arkadaşlarla  beraberdim, sana selamları var. Elini havada umarsızca salladı: Uyandırdın beni…Çok bitkin görünüyordu, sakalları uzamıştı. Gözlerini kaçırdı.Sessizce, geber, dedim. Ben bula bula seni mi  bulmuştum?! Ona  birzamanlar  nasıl saygı duyabilmiştim?!…

Bitiş anlarını  sessiz sedasız, hiçbir pişmanlığa kapılmadan yaşamak istiyordum. Kim daha çok yanlış yapmıştı falan filan…Yaşamım tüketilmiş miydi bir süreliğine, tüketilmişti!  Buna kimsenin hakkı olamazdı, olmamalıydı. İşte bu, evliliği sonlandırmak için zaten yeterli bir nedendi. Kimse kendisine yapılan böyle bir haksızlığa izin vermemeliydi…Yaşam öyle değerliydi ki!…

İlk defa kendime saygı duymaya başlamıştım. Demek ben de önemliydim. Hep başkalarını düşünmek, ne deyeceklerini hesaplamak, içinde bana yer olmayan binbir kuruntu!…Hep benim kusurlarımın didik didik edilmesi…  Utangaç susmalarım.Suçluluk duygularıyla boğuşa boğuşa  yenik düşmek!..Neden?…Neden hep ben?Soracak cesaretim bile yoktu. Yenilip bir daha  ayağa  kalkamamaktan  korkuyordum…

Kalktım, büyük cam bir bardağa yarıya kadar kola koyup içine birkaç buz attıktan sonra balkonu açtım, damların üzerine teklifsizce yaslanan geceyi seyretmeye başladım. İçimi rahatlatacak hiçbir ses yoktu. Kısa bir süre sonra burnuma iğde, ıhlamur kokuları gelmeye başladı…Bana tütsü yapılıyordu. Çocukluk anılarım yardımıma koşmuştu…Babam arı kovanlarının başındaydı. Anneannem sümbül, müge tarhlarının arasında, yabani otları temizliyordu.  Annem küçük bahçe kapısının önüne çıkmış, uzun ,düz saçlarını tararken onları seyrediyordu: Hadi gelin artık, sofra hazır!

Birden o mis kokulu hava yüreğime dolup içimi rahatlattı .Mutluluk değil de neydi bu. Devrim gibiydi. Hayatım birden nasıl bu kadar değişebilirdi? Oysa bu adımı atmadan önce ne çok üzülmüş, korkmuş, başta kendim olmak üzere kaç kişiye hesap vermiştim?! Öfke  doluydum evlilik, ahlak adına üzerimize çullanan ve bizi nefes almaz hale getiren toplum yasalarına…Kendi kendimiz olmaya ve yaşamaya hakkımız yoktu…Sadece kadınlar için tabii. Ya o çağdışı uyarılar: Yuva yıkılır mı. Erkektir yapar!…Bak benim hayatıma, para bile vermez doğrudürüst ,diyen bir başkası…Kölelik düzenini olumlayanlar…Hele erkeklere hiç hesap sorulmaz! Hep haklıdırlar çünkü…Yalnızsınız kısacası.  Bunu kabul edin. Yaşamın dışında, yaşama tutsak…Okumuş olmak sonucu değiştirememiş bir türlü…Hep aynı yasalar, heryerde…

Hadi bakalım, kurtuluyorsun  benden. Mutlu olursun artık!

Son defa kavga etmek istiyordu anlaşılan, ama bu işte ben yoktum.

Umarım  mutlu olurum bunca üzüntüden, huzursuzluktan sonra! Yanıt vermedi. Ilık bir rüzgar içeriye sızarak perdeleri hafiften uçurdu. Bir an önce bu boğuntudan kurtulmak istiyor, ama ne yapacağımı bilemiyordum. O ayaktayken yatamıyordum da. Galiba biraz korkuyordum…

Biliyorsun sabah erkenden ayrılıyorum buradan. Kararımız kesin. Tartışılacak bir yanını da bırakmadık. Benim biraz olsun uyumam gerek. İzin verir misin?

Bir an sessizlik oldu.   Sigara yaktığını duydum. Su sesi geldi, sonra da bardağın tıkırtısı…Giyiniyordu. Kemeri bir yere çarptı. Ayakkabılarını gürültüyle çekti. Korkumu ona duyumsatmamaya çalışıyordum…Ne akılsızlık. Bu geceyi aynı  evde geçirmenin  bir alemi var mıydı?! Sözüm ona uygarca davranmak istemiştim. Ne uygarlığı!…Hala cezalandırıyordu beni.     Suçlu olan benmişim gibi. Gerçi şu ana kadar hep saygılı davranmıştı ama…Ne bekliyordu benden.         Beklemeye hiç hakkı yoktu.

Ne kadar katısın bana karşı.Hiç önemsemiyorsun bile.   Üzülmediğin belli. İnsan yaşananlara biraz olsun saygı duyar. Senden bu kadarını beklemezdim…

Hafiften titriyordum. Ya arkası kötü gelirse…Sustum. Sonsuza kadar susacak gibiydim. Vaktiyle yeterince konuşmamış mıydım…Geriye ne kalmıştı ki.Sonuna kadar iyi götürdüğümü sanıyordum …Doğru hareket ettiğimi, doğru davrandığımı. Dönüp baktım,  gözgöze geldik. Bitmiş tükenmişti.   On yaş almıştı sanki. Hafif kamburlaşmıştı sırtı. Elbisesi üzerinden dökülüyordu.Bakışları içimi taradı, gözlerinde belli belirsiz bir umutlanma oldu.Lütfen döndüğünde beni uyandırma dedim.

Sarsıldı. Kapıyı hafif vurarak çıktı.Sert adımlarla uzaklaştı. Sonra asansörün kırgın sesi…

Bitiş bu muydu. Böyle mi olurdu. Bu kadar kolay mıydı?…Bu ben değildim.  İçime biri girmiş, yönetimi ele almıştı. Nasıl oluyor da bu kadar soğukkanlı  davranabiliyordum. Hemen toparladım kendimi. Hiç değilse bugünlerde suçluluk duygularına geçit vermemeliydim. Gece geç gelişlerini, kaçamaklarını, bencilliklerini aklımdan çıkarmamalıydım. Çevremdeki avukatlarından kaçmalı, yolumu  Bodrum’a çevirmeliydim.

 Acele giyindim. Tüm dertlerimi içine hapseden eve acele bir göz attıktan sonra aşağıya indim. Ortalık henüz sessizdi. Havaalanına gitmek üzere bir taksiye atladım. İçimden  ona  sürekli, bunları daha önceden düşünseydin, diyordum. Yoksa acımaya mı başlamıştım. Hayır, dedim. Henüz değil…

Bulutlar pembeleşmeye başlamıştı. Ağaçlar serinliği üflüyordu. Hepsi, her şey benden özür diliyor  gibiydi…Yeni bir yaşam kuruluyordu…Serçeler cıvıldamaya başlamışlardı bile. Bu defa daha akıllı olmaya  söz verdim. Kolay olmasa da…Herşey ne güzeldi ama…